08.01.2026
“TÜM ANKETLERİN 2025 YILI ORTALAMALARINA GÖRE AK PARTİ’NİN 4 PUAN FARKLA ÖNÜNDEYİZ”
“BİZ ADAYIMIZLA, PROGRAMIMIZLA HAZIRIZ VE BU MİLLETİN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN GÖREV BEKLİYORUZ; GÖREV İÇİN DE SEÇİMİ BEKLİYORUZ”
“TÜRKİYE KÜRTLERİNE DE BARIŞ LAZIM, SURİYE KÜRTLERİNE DE BARIŞ LAZIM”
“BUGÜN EMEKLİ MAAŞI DEDİĞİMİZ ŞEY, MAAŞ DEĞİL HARÇLIK”
“BEN OTOBÜSÜN ÜSTÜNDEN BU KADAR ÖFKELİ GÖZ BEBEKLERİNİ İLK KEZ GÖRÜYORUM”
“BİZ DEMOKRASİ FİKRİNİN ULUSUYUZ. BİZ DEMOKRASİ FİKRİNİN MİLLETİYİZ. BİZ DEMOKRASİ FİKRİNİN ÜLKESİYİZ”
“DÜŞMAN KAMPLARINA AYRILMIŞ BİR ÜLKE GÖRÜNTÜSÜNE SON VERMEK LAZIM”
“DÜNYADA DEMOKRASİYE SARILIP YOKSULLAŞAN BİR ÜLKE YOK; TEK ADAMLIĞA SARILIP ABAD OLAN KİMSE YOK”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, SZC TV’deki Liderler Özel programına katıldı. Gazeteciler Güney Öztürk, İpek Özbey ve Aslı Kurtuluş Mutlu’nun sorularını yanıtlayan Cumhuriyet Halk Partisi Lideri Özel, “Hoş geldiniz. Burası Türkiye’nin çok nadir mekanlarından bir tanesi, burada herkes ev sahibi. Burası sonuçta baba evi. Tapusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Atatürk’le, ülkeyle, bayrakla sorunu olmayan herkes ev sahibi burada” dedi. Özel, kendisine yöneltilen soruları şu sözlerle yanıtladı:
“‘BUNLAR İKTİDARA YÜRÜYOR’ DEDİLER VE BİR KARAR VERDİLER”
(2025 sizin için de zor geçti, nasıl bir yıldı?) “Gerçekten 2023 yılı hem büyük bir üzüntünün, 14 ve 28 Mayıs seçimleri; sonra 5 Kasım kurultayımızla birlikte bir umudun yılıydı. 2024 bir başarı, zafer yılıydı. Partinin 47 yıl sonra birinci parti olmasıyla, Türkiye nüfusunun yüzde 65’ine hizmet edecek belediye başkanlarımızın göreve gelmesiyle. 2025 yılına umutlarla girmiştik açıkçası. Aslında umudumuzu yükseltecek de çok şey vardı. Biliyorsunuz, yıl sonunda anket çalışması yapmıştık. Kasım ve aralık aylarındaki anketlerde bütün belediyelere baktırdık, yani anketle ölçülebilecek boydaki bütün belediyelere baktırdık. Toplamda belediye başkanından memnuniyet oranımız yüzde 59, biz bulduk. Bizim belediyelerden memnuniyeti de AK Parti yüzde 61 bulmuştu zaten. Ne olduysa da ondan sonra oldu. Bir karar verdiler ve dediler ki ‘Bunlar iktidara yürüyor. Hem de bizim yürüdüğümüz gibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden iktidara bir yürüyüş var. Belediye başkanlarının başarısıyla var. Kaldı ki geçmişte onların belediye başkanlıklarından iktidara yürüdükleri yürüyüş, bizim kazandığımız belediyelere bakınca çok daha sınırlıydı. Orada bir Recep Tayyip Erdoğan, evet ama bizde Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, işte Mersin’i, Adana’sı, Antalya’sı yani Türkiye’nin dört bir yanı. Bir de AK Parti’nin kendileri açısından kaybetmeyi hayal dahi edemedikleri illeri, ilçeleri aldık. O onları çok rahatsız etmiş olacak. Zaten bir saldırıyla başladı 2025 yılı. Açıkçası Akın Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanması, Esenyurt’a kayyım atanması, Beşiktaş operasyonu diye başladılar. Bir mücadelenin içine girdik. Orada tabii yılın ocak ayına bir takım bizi de rahatsız eden saldırılarla, 20 yıl öncesinden Ekrem Başkan’ın daire sattığı insanlara ‘Açıktan para verdin mi?’ diye sorarak başladılar. Biz de bütün kurullarımızı peşi sıra toplayıp ocak ayının sonlarında dedik ki ‘Madem öyle, biz de Cumhurbaşkanı adayımızı erken belirleyelim. Hem Türkiye erken seçim gündemine girsin, hem de biz adayımızı belirleyelim ve yürüyelim.’ Biz ön seçim kararı aldık. Onlar bu ön seçimin yapılacağı günün bir gün öncesine diploma iptali, o güne sabah şafak vaktinde Ekrem Başkan’ın evine binlerce polisle gelme. Sonra bizim ön seçim günü, dört gün tam böyle mafya işleri gibi, mafyada böyle manalı mesajlar vardır ya mesela ön seçimden dört gün önce gözaltına alıyor, dört gün tutuyor. Bizim sandık koyduğumuz gün o da onu Silivri’ye koyuyor. Sandıklar açılırken Silivri’nin kapıları kapanıyor. Bakın şimdi sona geleyim. O arayı konuşurum. Dava ne zaman? 9 Mart günü. 9 Mart ne gün? Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçilip, başbakanlığa gittiği gün. İşleri güçleri rakamla, günle falan bilinç altına, oraya - buraya mesaj vermek, ayar vermek. İtalyan mafyasının sembolik mesajlarını kendine benimsemiş, çakma mafya yöntemleriyle memleket yönetiyorlar yani. Hakikaten olacak iş değil.”
“ARTIK KOLAY KOLAY GERİ DÖNÜLMEYECEK BİR EŞİĞE GELDİK”
“Böyle bir atmosferde Ekrem Başkan’ı onlar tutukladı ama o gün de 15,5 milyon insan sandık başına gitti ve çok önemli bir iş yaptı. Şubat ayı boyunca 1 milyon 400 bin üyemize çağrı yapmıştık. ‘Gelin, kaydolun, oy kullanın. Gel, seç, tarihe geç’ demiştik. Son dört günde de üyelerimize ‘Haberdar edin, teşvik edin, sandığa kadar eşlik edin’ diyerek dört günlük muazzam bir kampanyaya dönüştü o iş. 23 Mart günü 15,5 milyon insan Cumhurbaşkanı adayı belirledi. Bunu şu açıdan önemsiyorum. 2025 yılını mücadele ve zulüm, birazdan bahsedeceğimiz işte kayıplarımız, biraz kronolojik olarak geldik ama şu açıdan önemsiyorum. Bugün fark edilmiyor. Ama ileride Türkiye’de Cumhurbaşkanı adayları veya yeniden parlamenter sisteme dönüldüğünde başbakan adayları, partilerin genel başkanları belirlenirken artık kolay kolay geri dönülmeyecek bir eşiğe geldik. Artık sandık; öyle ön seçim önemli, tümüyle ön seçim önemli ama milletin önüne konuyor. Cumhurbaşkanlığı sistemi devam etsin. Biz de artık Cumhurbaşkanı adayımızı millete belirletmekten geri dönemeyiz. Rakiplerimiz de bunun gerisinde kalamaz. Bakmayın şimdi bir tarafta Tayyip Erdoğan var, ‘o doğal aday’ bilmem ne. Bu Türkiye demokrasisinin bir kazanımıdır. Halk yoklaması diye biz yıllar önce tüzüğümüze yazdığımızda bu böyle ileri bir adımdı. Nasıl olacak, biz de bilmiyorduk. ‘Ama dünyada halk yoklamaları varmış, bir gün biz de yaparız’ diye yazmıştık. 19 Mart günü karar verdik. 2023 Mart günü halk yoklaması yaptık. Bu da 2025 yılının mücadelesinin sadece böyle bir bağırış - çağırış değil, tam taktik mücadelelerin de karşılıklı geliştiği bir yıldı. Diğer yandan o tutuklamalar ve operasyonlardan sonra bugüne kadarki süreci zaten konuşuruz.”
“BÜYÜK BİR DAYANIŞMA GÖSTERİLDİ”
“Ama bir yandan da bu işlere en az benim kadar üzülen, benim kadar mücadele veren kardeşim Ferdi Zeyrek, Kurban Bayramı’nın birinci günü kurbanımızı birlikte kestik. Kabir ziyaretlerini birlikte yaptık. Hatta sabah erkenden geldi ve beni evden aldı. Önce bayram namazını kıldık. Kurban kestik. Kabir ziyaretlerimizi yaptık. Öğlen de ayrıldık ve annelerimize birer but götürdük ki bize kavurma yapsın. Akşam vaktinde de Ferdi’nin o acı haberi geldi. Sonrasında sağ olun, siz ve bütün Türkiye büyük bir dayanışma gösterdi. Celal Bayar Üniversitesi’nin bahçesinde günler süren bekleyiş maalesef. O günlerde, tabii Ferdi benim çocukluk arkadaşım, yine çocuk yaşından beri bizimle birlikte olan Gülşah da Manisa’da bizim doğduğumuz, Ferdi’nin de benim de doğduğumuz Şehzadeler ilçesinin belediye başkanı seçilmişti. Seçimden üç ay sonra işte bir kitle, ameliyat, tedavi… Sonra bir daha nüks. Ferdi tasarlanıyordu o gün, ‘Abi bu Gülşah’ın durumu kötü. Bak nüksetti, sakın bu fena bir şey olmasın’ derken önce Ferdi gitti. Ferdi’den altı ay sonra maalesef Gülşahımız gitti. Bu arada tabii Güney Bey’in adaşı; Güney Temiz, Manisa Daire Başkanımız. O da beş yaşında kızını bize emanet edip gitti. Partimizin böyle yıllardır bütün yükünü çeken çiçeklerimizi aldığımız, aylar - yıllar çiçek ve çelenk parası bekleyen Dilek Hanım var. Onun oğlu, tek evladı yine böyle hayata gözlerini yumdu gitti. Büyük acılar, acılar. Hatta 2026’ya girdik, Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin Alaşehir‘deki koordinatörünü de yine kalp krizinden kaybettik, gitti. Böyle ölümler hepimizi kahretti. Bu arada Altan Abi’yi hatırlamak lazım. Çok sayıda partilimiz, önceki il başkanımız, milletvekilimiz, hangi birini saysam… Hep böyle çok acılarla dolu bir yıl oldu. İpek’e zaman ayırma meselesi… İpek 2001 yılında doğdu. Ben 2007 yılında Ankara’ya geldim. Türk Eczacılar Birliği’nde seçilip. O gün bugündür zaten öyle bir derdimiz var. Sağ olsun İpek çok olgun bir çocuk. Anne - babaya, aileye falan işte ayda bir gün yetişebilirsek yetişiyoruz fırsat buldukça. Tabii bu yaşananlar da bir yandan bu üzüntüleri göğüslemek, bunlara dayanabilmek bir yandan var. Bir yandan da büyük bir mücadele gerekiyor. İşte şimdiye kadar 78-79 tane miting meydanlarında eylem yaptık. Koşturuyoruz, uğraşıyoruz. Yani artık bu iş bir siyasi rekabet, siyasi mücadeleden çok varlık - yokluk meselesine döndü hepimiz açısından. Her şeyin göze alındığı, yasımızı tutmayı bile neredeyse ertelediğimiz, içimize gömdüğümüz bir sürece döndü.”
“ALTILI MASA İYİ NİYETLE ORTAYA ÇIKAN AMA ELEŞTİRDİĞİMİZ BİR SÜREÇ OLDU”
(Meclis’te vekillerin transfer hikayesi var. Daha kaç CHP'li vekil, daha kaç CHP'li genel başkan böyle iktidar partisi taraflarına geçecek? Altılı masaya dönüp baktığınızda kendinizi bu konuda sorumlu ya da hatalı buluyor musunuz? İktidar olduğunuzda ya da bir sonraki genel seçimde bu tarz milletvekillerin kökünü kazımak için herhangi bir planınız olacak mı? 600 milletvekili biraz çağ dışı kalmıyor mu? İktidarda örneğin 100 milletvekilliğine indirmeyi düşünür müsünüz?) Birincisi, biz altılı masa meselesi çok iyi niyetle ortaya çıkan, yola çıkan ama son evresinde parti içinde de tartıştığımız elbette itirazlarımızı, özeleştirimizi, eleştirimizi yaptığımız ama bunları 4-5 Kasım kurultayında bıraktığımız bir süreç. Biz orada zaten 4-5 Kasım kurultayında bu işi eleştirenler, savunanlar, o günün gündemiydi bitti. Şimdi benim oralara dönmeye yani vaktim yok. Ama zaten yapı şöyle bir yapı: Ben CNN Türk'te canlı yayına katılmışım ve canlı yayında referandum öncesi bana soruyorlar. Diyorlar ki ‘Bu nasıl bir sistem getirir?’ İktidar partisi diyor ki ‘İşte iki partili sisteme dönecek.’ Ben de diyorum ki bu iki partili sisteme döner ama yani yüzü ikiye bölünce 50-50. Geride kalana ittifak ihtiyacı, kimse kendini garanti görmez ve bu belli partileri güçlendirir ama belli partileri de vazgeçilemez kilit partiler noktasına getirebilir. Şirin Payzın’ın programı. O hatırlattı zaten bana, ‘Siz böyle demiştiniz.’ Öyle bir noktaya geldik, yani sistemin getirdiği bir mevzuyu da görmek lazım. Yani sistemin kendisi sorunlu ve arızalı. Hele hele bir de diğer taraftan işte ilk uygulandığında yüzde 10'du, şimdi yediye indi. Seçim barajı var. Yüzde 7'nin altındaysan yoksun ama seçilmek için de 51 var. O zaman böyle seçmen davranışı açısından da siyasi partilerin yönetimi açısından da oldukça zorlu bir süreç ortaya çıkıyor. Sonuçta nerede ayrıldığımı, nerede ne uyarı yaptığımı, nerede haklı çıktığımı, nerede öz eleştiriye muhtaç olduğumuzu konuştuk.”
“YANLIŞLARIN VE DOĞRULARIN YAPILDIĞI BİR SEÇİMDİ”
“Şimdi gelecek seçim konusunda şöyle bir şeyim var benim. İlk baştan bütün liderleri ziyaret ettiğimde de söyledim. Karşı taraflardan da hep benzer bir yaklaşım gördüm. Şimdi bazı seçimleri kazanırsınız. ‘İyi bir yöntem, devam edelim.’ Bazı seçimi kaybedersiniz. ‘Yanlış yaptık, terk edelim.’ Bu son seçim yanlışların ve doğruların yapıldığı bir seçimdi. Doğruları devam ettirmekte fayda var. Yanlışlardan da uzak durmak lazım. En büyük yanlış, tabii ilk kez deneyimlenen bir süreç; seçimin ertesi günü, hatta bunu da söyleyecektim. Şirin Hanım'ın programında o da konuşulmuş. İşte bu sistem getirirken diyorlar ki ‘Koalisyonlar dönemi sona erecek.’ Hep öyle diyorlardı. Ben de Şirin Hanım sorduğunda şöyle demişim: ‘Koalisyonlar dönemi sona erecek demeyin. Koalisyonlar şimdi seçimden sonra konuşuluyordu. Şimdi seçimden önce konuşulacak’ demişim bu bağlamda. Tam da o noktaya gelindi ve geçen sefer şöyle oldu. Bir seçim bitti. O seçimin ertesi günü bir sonraki seçimin koalisyonu, yeni deyimle ittifakları konuşulmaya başlandı. İşte altılı masa falan filan. Bu şöyle bir şey sonuç doğurdu Güney Bey: Önce dört partiydi, sonra altı oldu. Sen altı koşucuyu belinden zincirle birbirine bağlıyorsun. Sonra ‘Haydi koşun’ diyorsun. Herkes birbirine engel oluyor, destek olmak yerine. İyi niyet ortada. Ama fiiliyatta birisi farklı farklı siyasi partiler, birisi bir açıklama yapsa öbürüne şey yapıyor ve iş dönüyor dolaşıyor ayda bir liderlerin oturduğu ve sürekli yönetim sisteminin tartışıldığı bir şeye. Oysa 2 bin 300 - 2 bin 400 maddelik mutabakat var. Ama akılda kalan şey güçlendirilmiş parlamenter sistem. Gidiyorsunuz Anadolu'ya adam diyor ki ‘Benim karnım aç diyorum. Sen bana diyorsun parlamenter sistem falan.’ Öyle bir yere kalıyor. İnsanların aklında işte her ay oturup bir sonuç alamayan altı liderin ülkeyi seçimden sonra birlikte nasıl yöneteceği sorusu büyüyor mesela ve meşru bir soru, haklı bir kaygı haline geliyor. Şimdi bunlardan anlaşılan ben kendi adıma partimizin kurumsal hafızası ve diğer muhatabımız… Bütün siyasi liderlerin hiçbiri demedi ki ‘Haydi biz şimdi yeniden bir altılı masa kuralım.’ Her atletin kendi kulvarında, kendi gücü nispetinde koşması, antrenmanını yapması, kendini halka arz etmesi ve günü gelince de eğer bir ittifak ihtiyacı varsa makul bir zamanda, seçim sathı mahalline gelindiğinde o ihtimallerin konuşulması gündeme gelebilir. Keşke burada karşımızdaki muhataplar bu sistemin getirdiği tüm arızaları görseler de Seçim Kanunu’nda seçmen iradesini de ciddiye alan, temsili ciddiye alan, seçim barajını düşüren. Bizim hep önerdiğimiz seçim yardımını tüm siyasi partilere paylaştıran bir Siyasi Partiler Kanunu düzenlemesi yapılabilse mesela. İşin bu taraflarını görmeden körü körüne yani geçmiş dönemi eleştirmek. Çünkü ilk kez deneyimlenen bir mevzu olduğundan. Bizim bu dönemde ittifak arayışımız günü geldiğinde siyasi partilerle iyi diyaloğumuzu bir seçim ittifakına dönüştürme zarureti seçim sathı mahallinde lazım olursa o zaman konuşulur, görüşülür. Ama bunun partilerin birbirinin listelerinden seçime girmesi meselesi ve sonrasında doğurduğu bu süreçte yaşananlar bambaşka bir şey bir kere şunu açık bir şey söyleyeyim çok net. Bir yönden bir ittifak var. İttifak diyor ki ‘Güçlendirilmiş parlamenter sistem şu, bu, bu…’ Bu partilerin, hep birlikte de seçime girmişler. İşte İYİ Parti ayrı girmiş ama yine ittifak anlaşması içinden girmiş. Diğerleri tek listeden girmişler, CHP listesinden.”
“İTTİFAK PARTİLERİNE SÖZÜM YOK”
“Bu anlayışta seçmenden oy alanların birbiri arasında geçiş yapmasına benim söyleyecek bir sözüm yok. Çünkü süreç zaten o gün CHP listesinden girdi ama başka partiden gelmişti falan filan. Seçmene taahhüdümüz aynıydı bizim. ‘Biz ülkeyi birlikte yöneteceğiz’ diyorduk. ‘Parlamenter sistemde, 2 bin 300 maddede anlaştık biz’ diyorduk. Bu neyse, buna kimse bir şey demez. Ama şimdi İYİ Parti’den seçilmiş CHP’ye gelmiş, CHP’den seçilmiş İYİ Parti’ye gitmiş ya da yani ittifaklar içinde, diğer ittifak içinde. Ama şimdi Eskişehir’de AK Parti’ye ağzına geleni söyleyerek seçilmiş milletvekili, seçimden hemen sonra gidiyor AK Parti’ye. Eskişehir’de 80 bin tane AK Parti karşıtı oyu, AK Parti’ye götürüyor. AK Parti de onu Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan adayı yapıyor. Yani düşünebiliyor musunuz? AK Parti’nin hazmetme kapasitesine bak ve adamın hazmına bak yani. Olacak iş değil. Ve bir sene önce, 10 ay önce AK Parti’ye ağzına geleni söyleyen adam, 10 ay sonra AK Parti’nin adayı diye milletin karşısına çıkıyor. Şimdi bu seçmenle alay etmek demek. Birincisi bu. Gelelim sizin üçüncü sorununuzdaki itirazım şu, onu düzeltelim. ‘Daha kaç CHP’li’ değil. Şu anda AK Parti’ye katılanlar CHP listelerinden girdiler. İçlerinde gerçekten seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adına giren vardı. O da dün Mersin milletvekilinin geçmesiydi. Onun dışındakiler, içimiz acıyor, yüreğimiz dağlanıyor. Onlar kendi partilerini de utandırıyorlar falan. Ama onlar zaten Cumhuriyet Halk Partili değil, Gelecek Partili veya DEVA Partili arkadaşlar bizim listeden seçilmişlerdi. İnsan üzülüyor. Ama şimdi o yüzden ‘CHP’li’ dediğinizde sanki CHP’den 6-7 milletvekili gitmiş gibi. Bir kişi var. O kişinin de ne ailesi daha önce CHP’ye oy atmış, sokak röportajlarında ben de gördüm. Aday olduğunda bütün Mersin ayağa kalkmış. Arkadaşlarımız ‘Yapmayın, etmeyin’ demiş. Bir sürü mahsur dile getirilmiş. Ben şimdi o mahsurları söyleyip de artık benim ilgi alanımdan çıktı, radarımdan çıktı. Sonra ‘Yapmayın, etmeyin’ yapılmış. Gelmiş. Örneğin belediye başkanı belirleme sürecindeyiz. Parti Meclisi var, kendisi Parti Meclisi üyesi değil. İstediği bir ilçenin adayı olmadı diye, Parti Meclisi salonunu basıyor mesela. Yani şimdi geçmişte hangi suçlardan ne cezalar almış, ne olmuş, ne bitmiş. Vallahi ben bunlarla meşgul değilim ama. İşte basma, adam bilmem ne. Bir kere de biz bunu disipline vermedik. Verdik verdik, hep büyüklerimizin telkinleri ile affettik affettik, hadi bilmem ne. En son çıkmış yandaş kanallardan, elini partiye sallayarak ‘Beni partiden atamazsın Özgür Özel.’ Ne yapacaksın artık? Meğerse niyeti, şimdi bu AK Parti şöyle bir şey yapıyor transferlerde. Bize gelene bir dönem garantisi veriyor. Kampanya var AK Parti’de. Bize gelen milletvekiline bir dönem garanti. Bu arkadaş ne Mersin’de ne CHP’de ne bir yerde hani vicdanı olan herhangi bir yerde bir dönem daha milletvekili olamayacağı için AK Parti’nin kampanyasından istifade etmiş. Ne geçmişi CHP’li ne bugünü. Bu partinin böyle genlerinden gelen ve bizim listemizden seçilen ve AK Parti’ye giden henüz bir kişi olmadı. Allah göstermesin. O ızdıraba da zor dayanırız yani, o kötü bir şey olur. Diğer giden arkadaşları bizim listeden bizim seçmen. Tabii onlar da diyorlar ki ‘Benim kendi oyum vardı’ diyor. ‘Ben tek adam rejimine karşıyım o yüzden AK Parti’den ayrıldım’ deyip gelip burada oy alacaksın ve sonra o tek adama koşa koşa o oylarla birlikte gideceksin. Bu ahlaki değil. Tayyip Erdoğan’ın da kendisinden bir milletvekili başka bir partiye gitmişti. Hatta önce bağımsız kalmıştı, bir başka partiye de gitmedi. Vay efendim ne ahlaksızlığını bıraktı ne hırsızlığını bıraktı. ‘Namusluysan’ diyor, ‘Namusluysan istifa et milletvekilliğinden. Benim partimin oylarıyla seçildin’ diyor. Şimdi oturmuş o ona şaka falan. Onun dışında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkumandanlığıyla bir şeyi eş görmeler, selam vermeler. O da nasıl bir karakter olduğunu gösteriyor. Ne diyeyim? AK Partililer utandı izlerken. Tek utanmayan Tayyip Erdoğan Erdoğan ve ol konuşmayı yapan kişi.”
“‘AK PARTİ’YE GİDİYOR’ GÖRÜNTÜSÜ YOK”
(Yeni anayasa sürecinde partinizden yeni istifalar, yeni transferler bekliyor musunuz?) “Benim partimden istifalar, transfer falan olmuyor. O konuda bir anlaşalım. Yani ‘Daha kaç tane?’ dediniz. Hiç tane. Öyle bir şey yok. Öyle bir şey olsa, var değil. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi üyeleri yani seçim ittifakındaki mevzu şu. Partilerle ittifak yapılmış, onlar listeye istediği isimleri yazmış. O isimler şu anda başka bir tercihte bulunuyor diye bizim partimizle ilgisi olan bir şey değil yani. Sanki CHP’liler AK Parti’ye gidiyormuş gibi bir görüntü yok.”
(Seçmenin transferler nedeniyle küsmesini engellemek için ne yapılabilir? Yeni Yol Grubu’nun düşme ihtimaline karşı Meclis’te farklı bir transfer, bir dayanışma olabilir mi? Sizinle bu konuyla ilgili temasa geç oldu mu?) Yok, bizle yok. Ama o görüşmede bir şey açıklık, netlik de kazandı. Bir Yeniden Refah Grubuyla, Gelecek Grubu arasında bir görüşme olduğu. Yine hepsinin birden bir büyük parti çatısı altında birleşme ile ilgili hazırlıkları olduklarına ilişkin bilgiler var, onu kastediyorlar. Bizimki şöyleydi, Allah rahmet eylesin Hasan Bitmez vekilimiz kürsüde hayatını kaybedince grup düştü. Şimdi daha cenaze kalkmadan grup düşüyor. Ona bizim gönlümüz razı gelmezdi. Birkaç aylığına verdik, sonra o birkaç ay bir yılı buldu geri dönmesi Ali Fazıl Kasap‘ın. Biz onu o grubun söz hakları engellenmesin diye yaptık. Bu süreçte Meclis aritmetiğinde zaten herhalde şu anda 20 milletvekilleri var. Ayrıca partilerin bağımsızda duran ya da kendilerinde duran milletvekilleri de var. Takip edebildiğim kadarıyla. Orada çözümler bulunacaktır diye düşünüyorum. Ama görev bize düşerse demokrasi adına yeniden böyle bir şey, yeniden değerlendiririz. O konularda Cumhuriyet Halk Partisi hiç sınıfta kalmamıştır.”
“YASAL DÜZENLEMEYLE ÇÖZÜLMEZ”
“Seçmen konusu şöyle, bu bir yasal düzenlemeyle falan çözülebilecek bir mesele değil. Bunun bir anlayış meselesi olması lazım. Yani ‘Ben ne diyerek oy aldım, şimdi neredeyim?’ Ve ‘Ben bu seçmenin oyunu buraya götürürsem bu seçmene ihanet etmiş olur muyum, olmaz mıyım?’ Meselenin özü bu. Bunu herkes kendisi değerlendirecek ama şu kadarını söyleyeyim size, yani siyasi tarihimiz, onlarca örnekle dolu. Yakın tarihten örnek vereyim. Ekrem İmamoğlu, 13 bin 600 oy farkla kazandı. Mazbatası iptal edildi. Bakın 13 bin 600 fark. Oldu 806 bin fark. 45 gün içinde. Bu olacak şey miydi? Hangi kampanyayla yapabilirsin? Ama ben gördüm o sahada. Dedim ki ‘Acayip bir şey oluyor.’ Gidiyorsun hacı amca diyor ki ‘Ömrüm boyunca size oy vermedim ve bir daha da vermeyeceğim ama bir seferlik Ekrem’e oy vereceğim.’ Neden? ‘Hak geçti evladım’ diyor. Uzun uzun anlattım bunu. Böyle onlarca, yüzlercesini 45 - 50 günlük seçim tekrarı sırasında bütün hepimiz deneyimledik. Bu millet çok farklı. Bakın benim en az endişe şey, diyorlar ki ‘Ya sandığı getirmezse.’ Böyle bir ihtimal yok Türkiye’de. Bu millet her şeye ama her şeye katlanır, Atatürk’ten emanet, Cumhuriyet’in en önemli kazanımı sandığı bırakmaz. 15 Temmuz gecesinde de bırakmaması ondandı. Veya şöyle düşünün, Kenan Evren yüzde 93 oyla seçildi, işaret ettiği kişi değil de Turgut Özal’ı seçtiler.’ Yani böyle tahakküme, birilerinin birilerinin üzerinde, ‘Sen düşünme, ben senin yerine düşündüm’ demesine… Tayyip Erdoğan’a ne kadar çok oy verdiler? Seçimi iptal ettirince hemen bir dert verdiler. Devamında 31 Mart seçimleri. Bizim yaşadığımız. Devletle millet karşı karşıya geldi. Devletle millet karşı karşıya gelince millet kazanıyor. Bu her zaman böyle olmuştur. 31 Mart seçimlerinde millet gördü. TRT, iktidarın televizyonuna dönüştü, Anadolu Ajansı, bir ittifakın ajansına dönüştü. Bize 1 dakika onlara bin 500 dakika. Uzman çavuşları alıyorlar, götürüyorlar, ömürlerinde görmedikleri bir ilçede oy kullandırıp geri getiriyorlar ki o ilçeyi DEM kazanmasın, AK Parti kazansın. Millet bu toplamı gördü ve ‘Bunlara bir ders vermek lazım kardeşim’ dedi. Mesela Aydın’daki kamuoyu araştırması. Aydın’da biz yerel seçimleri kazanıyorduk, genel seçimlerde büyük başarılar elde ediyorduk. Ama şu Aydın’da geçen ay gördüğüm anketi ömrümde görmedim. İşte o topuklayan Efe’ye, bakın şimdi keşke bir sandık gelse, dün teklif ettim Erdoğan’a. Aydın’da ve İstanbul’da, belediye meclis çoğunluğu ile numaralarla aldıkları ilçelere koysunlar sandıkları. Ben kazandığım seçimi tartışmaya açıyorum. Gelsinler Aydın Büyükşehir mesela yenileyelim, şimdi ne olacak? Cesaretleri varsa. Yüzde 70’e yakın bir oy gözüküyor Aydın’da. Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayının ismine ‘X’ dediğiniz durumda, ‘X.’ Çapraz sorular vs inanılmaz. Yani mesela geçen seçimde AK Parti’ye vermiş, genel seçimde AK Parti’ye vermiş ve bu seçimde, ‘Cumhuriyet Halk Partisi kimi aday gösterirse ona oy vereceğim’ diyor. Böyle acayip bir reaksiyon var Aydın’da. Mesela Eskişehir’de. Hadi İYİ Parti’yi satıp AK Parti’ye geçip oradan boyunun ölçüsünü alan arkadaş hadi çıksın bakalım bir yerde karşımıza. Herhangi bir yerde çıksın karşımıza. Mümkünü yok, mümkünü yok. Millet, kendisini kandıranın ilk bulduğu fırsatta defterini dürüyor. O kadar net.”
“PSİKOLOJİK HARP TAKTİĞİ”
(Başka belediye başkanlarınızın AK Parti’ye geçmesi gibi bir durum kulağınıza geliyor mu?) “Şöyle, her yandan böyle haberler pompalıyorlar. Aylardır, yıllardır. Bunu bir psikolojik harp taktiğine, arkadaşlarımızı itibarsızlaştırma üzerine kurdukları bir çaba. Ben böyle bir ihtimal vermiyorum. Arkadaşlarımız da, adı geçen arkadaşlar, yazık onlar helak oldular artık. Her fırsatta ‘İşte gelelim, bir fotoğraf verelim, bir açıklama yapalım’ falan. Biz diyoruz ‘Ya böyle şeylere gerek yok’ diye. Büyük haksızlık. Ben ihtimal vermiyorum. Bu Aydın’daki durum zaten özel bir durumdu yani. Zaten o yükü biz taşıyamazmışız. AK Parti’ye yakışırmış yani.”
(Bize birkaç maddede ülkenin normalleşmesinden tam olarak neyi kast ettiğinizi anlatır mısınız?) “Bir kere ülkenin normalleşmesi şudur, çok somut bir şey. Ben Manisa’nın Hacıhaliller köyünde doğdum, bunu Erdoğan’a da anlattım görüştüğümüzde. Hacıhaliller köyünde CHP’nin mahalle temsilcisi ile AK Parti’nin faaliyet temsilcisi düğünü de birlikte yapıyorlar, cenazeyi de birlikte kaldırıyorlar. Ama Ankara’ya baktığınızda Anıtkabir’de liderler el sıkışmıyor. Veya şehit cenazesine el sıkışmıyor falan. Bu normal mi? Bu ‘normalleşme’ lafı da ‘Normali budur’ dedik diye adı normalleşme kaldı yani. Veya düşünün, bayramda küsler barışıyor, siyasi partilerden birbiriyle bayramlaşmayan partiler var. İşte AK Parti ‘DEVA’ya gitmem, Gelecek’ gitmem, içimden çıktılar. DEM’e gitmem, terörist onlar’ bilmem ne. Yıllarca yaptılar bunları. Bu normal bir şey değil. Cumhuriyet Halk Partisi bütün partilerle bayramlaşan tek partiydi biliyorsunuz. Doğrusu bu, normali bu yani. Biz meselenin normalindeyiz yani anlatabiliyor muyum? Bu anormal. Şimdi öyle bir şey var ki şu anda Türkiye’de normalleşmesi gereken mevzu şu. 18 bin 900 lira emekli maaşı. 18 bin CHP'lilere mi bu zulüm maaşı? AK Partili’ye de MHP'liye de aynı maaşı veriyor. CHP'liye de bütün partilere aynı maaşı veriyor. Normali kendisini ezene emeklinin oy vermemesidir. Türkiye'de ne oluyor? Efendim seçmene diyor ki, demiyor da, verdiği paket mesaj bu beyne. Efendim açsın, yoksulsun, işsizsin, güvencesizsin, sıkıntıdasın, çocuğunun geleceğinden endişelisin biliyorum ama bayrağı indirecekler, ezanı dindirecekler, vatanı böldürecekler. Arkama geçmelisin, biraz daha beklemelisin. Seçmen davranışının buna göre olmaması lazım. Normali; bir kere o bayrakla, ezanla, vatanla hiçbir sorunumuzun olmadığının bilinip, açlıkla olan derdimizin MHP'li, AK Partili, CHP'li, DEM’li, İYİ Partili bütün emekliler için, bütün asgari ücretliler için olduğunun anlaşılması. Benim işim şu; ben sosyal demokrat bir partinin genel başkanıyım. Ben zenginin partisi değilim, ben iş adamlarına düşman değilim. Hatta daha çok kazansınlar, daha çok istihdam yaratsınlar, ülke daha çok kalkınsın. Daha çok kazan ama hakça bölüşelim, verginin yüzde 88’ini yoksullar ve orta direk, yüzde 11’ini zenginler vermesin. Bu iş bir terse dönsün. Daha çok kazansınlar, ama daha çok vergi versinler. Kazanmayan vermesin. Benim derdim emeklilerdir, benim derdim işçilerdir, asgari ücret ve biraz üstünde alanlardır, benim derdim mavi yakalılar, beyaz yakalılardır, benim derdim gençlerin bu ülkede hayal kurmasıdır. Bunun üzerinden siyaset yapıp, bu dertlerini çözdüklerimden oy alıp iktidar olmak ya da muhalefette kalmak. Diyorlardı ki geçen seçimden önce, ‘CHP gelirse ezanı dindirecek.’ O ezanı okuyan müezzine bunlar promosyon olarak ‘Sadece faizci bankalara gidemezsiniz, iki tane faizsiz bankacılıktan yapacaksınız’ demiş. Örneğin polisin promosyonu beşse, müezzinin birdi. Onun da hakkını biz savunduk. Esas mesele bu. Ne ezanı dindirecekler? Sen dindiriyorsun ezanı, adamın iflahını kesmişsin. O yüzden infaz koruma memurları, bugün cezaevlerinde hep muhalifler var diye ben infaz koruma memurunun düşmanı değilim ki. En büyük seçmenim benim. Neden? 47 lira maaş alıyor, 25 lira kira ödüyor. Şehrin en dışında. Düşün ne kadar ötesinde. Dünya kadar yol gidiyor, yol geliyor. Orada bir de 20-25 bin lira kira ödüyor. Beş infaz koruma memurundan birine, bazı şehirlerde üç infaz koruma memurundan birine lojman var, ta şehrin dışı. Arsa derdin yok, bilmem ne. Yap lojmanı ver mesela. İnfaz koruma memurunu güvenlik sınıfı saymıyor, yardımcı bilmem ne hizmet sınıfı sayıyor, perişan ediyor. Benim derdim onunla.”
“İŞÇİNİN DE ÇİFTÇİNİN DE PARTİSİ BENİM”
“Polisin de partisi benim, aldığı maaşa, sosyal sınıfına göre bakarsan. Jandarmanın da partisi benim, infaz koruma memurunun da partisi benim, işçinin de çiftçinin de partisi benim. Tayyip Bey de bunların partisi olacaksa bizim gibi siyaset yapacak. Parayı bunlardan toplayıp zenginlere yedirmekle, millete geçim garantisi vermeyip otoyollardan geçiş garantisi vermekte olmuyor bu işler. Meseleyi bu zemine indirmek, normalleşmektir. Meseleyi bu zeminde tartışmaktır. Normali Türkiye'de kimlikler üzerinden oy kullanmaktır, anormali Türkiye'de bir takım ezberler üzerinden, bir takım palavralar üzerinden seçmeni kandırmaktır. Esas söylemeye çalıştığımız bu. Ben siyasi partilerin birbirleriyle iyi diyaloglar halinde olmasını isterim. Ama Tayyip Erdoğan'ın bunu istemediği zaten çok açık belli oldu. Yıllarca yaptı, birinci partiydi. Biz ona birinci parti nasıl yapar, bir gösterdik. İlk bayramda aradık, ziyaret ettik, davet ettik. İkinci bayramda aradık, ama balta çekti. Balta çeken adama kafamızı uzatacak halimiz yok.
(Bu yılbaşında görüşme olmadı sanırım.) Ya ne arayacağız? Ben onu aradığımda şunu dedim, ‘Ben seçildiğimde siz beni aramadınız ama, ben şimdi birinci parti oldum artık bana düşer’ dedim. Onun üzerinden bir süreç. Yani biz mahkum, mahcup değil; son derece onurlu, kendinden emin, birinci partiye yakışır bir süreç yürüttük. O da bizim birinci partiliğimize mani olamadığı ve bu yürüttüğümüz sürecin bütün anketlerde, Cumhuriyet Halk Partisi‘ne daha da yaradığını gördüğü için balta çekti. Şimdi arkadaşlarımız içeride, elbette mücadele vereceğiz. Ama şunu söylüyoruz. Tayyip Erdoğan’la kavga etmekle, AK Parti ve MHP seçmenine ulaşmak arasında Tayyip Erdoğan engelini kaldırmak lazım. Ulaşıyoruz, daha da çok ulaşmamız lazım. O yüzden işte Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi, politika kurulları, gölge bakanlık, pozitif gündem ve 2 milyon üyeye yeni görev tarifleri, dünya siyaset tarihinin en uzun, en güçlü, en katılımcı kampanyası. Bunlarla olacak. Şimdi ben AK Parti seçmenine ulaşamam ama 2 milyon CHP üyesi, 15,5 milyon Ekrem İmamoğlu'na imza atmış herkes komşusuna, hatta bırak komşusunu; kardeşine, dünürüne, gelinine… AK Partili dediklerimiz uzayda gezmiyorlar. Hepsi bu milletin, bu vatanın evladı. Kimimizin dayısı, kimimizin komşusu, kimimizin öğretmeni, kimimizin gelini, kimimizin damadı. Artık bu ülkede bu ızdırabın sona ermesi için görev, bunları anlatma görevi Genel Başkan’a, milletvekillerine, Parti Meclisi’ne düşer ama yetmez. 2 milyon CHP üyesini mobilize etmemiz, hareketlendirmemiz, 15,5 milyon Ekrem İmamoğlu'na imza vereni veya gönlü Ekrem İmamoğlu'nda, CHP'de, bu iktidarın değişmesinde olan herkesi harekete geçirmemiz lazım, onları dahil etmemiz lazım. Katlanmak zorunda değiller bu olanlara, bize katılabilirler. Biz onları bize katılmaya davet edeceğiz. Bugüne kadar katlandınız; açlığa, yoksulluğa.”
“AKIL SIR ERDİREMEDİLER”
(Neden çekindiklerini biliyor musunuz?22-23 yıllık bir iktidara göre bir kemik var orada ve çözülmüyor, o belli. Oradaki o kemiğin neden çözülmediğini bulabildiniz mi?) Şöyle, şimdi bunun çözülüp çözülmediğini tam anlamıyla bir genel seçimde görmek lazım. Yerel seçimde hiç beklenmedik şekilde bir çözülme, bir hareketlenme ya da sandığa gitmeme tepkiselliği sonuç üzerinde de etkili olmuştu. Bu çözülme - çözülmemeyi şundan dolayı göremeyebiliriz. Örneğin, katiyle yapılan anketler, yani telefon aramasıyla yapılan anketlerde yüzde 30 kararsız çıkıyor. Yüz yüze de yüzde 20'ye düşüyor bu. Normalde böyle bir oran çok manalı değil ama Türkiye'de iki tane soruyla bunu çok değerli bir anket firmasının sahibi bir değerli üstad sormuş. Diyor ki ‘Türkiye'de telefonların dinlendiğini düşünüyor musunuz?’ Yüzde 65 ‘Evet.’ Sizin telefonunuz dinleniyor mu? Yüzde 75 ‘Evet.’ Kişiye de soruyorlar ya ‘Ne işin?’ Poğaça satıyormuş. Seyyar satıcı adam poğaça satıyor. Telefonunun dinlendiğini düşünüyor. Şimdi bu telefonla anket yapıyorsunuz. Şimdi bu anketi yaptırırken, hani polis alır götürür bir başka, insanlar bazı şeyi göze alır. Haydi gelsin de götürsün. Ama o canından çok sevdiği torun mülakata girecek şimdi iki seneye. Polis olmak istiyor. İki sene sonra öğretmen, ataması var bilmem nesi var. O yüzden, hani o katı yüzde 25 - 28 gevşer, gevşemez bilmiyoruz. AK Parti de yıllarca bizim yüzde 25'e akıl sır erdiremedi. Belki de Allah bize nasip edecek, yıllarca iktidar olacağız. ‘Bu AK Parti'nin her şeye rağmen bu yüzde 20'si nasıl duruyor’ diyeceğiz. Onu da bilmiyoruz. Çünkü belki de o yüzde 20'nin bizim anlamamız gereken, bizim bertaraf edemediğimiz başka kaygıları var. Ve onu görmek gerekiyor. O bambaşka bir şey yani. O seçmeni anlama meselesi. Ben seçmenin gerçek duygusu ve tercihinin anketlerden çok sandığa yansıyacağını biliyorum. Yerel seçimde de bunu çok ciddi şekilde gördük. Yani ben mesela ‘Manisa'yı alıyoruz’ diyordum. ‘Ya nasıl alacağız?’ diyorlardı, ‘Yüzde 45 kardeşim’ diyordum. Yüzde 60’la aldık. ‘Denizli'yi alacağız’ diyorduk, yüzde 42 gözüküyordu. Diyordu ki bana Nuri Başkan, ‘Ya başkanım sen yüzde 42 falan ölçmüşsün ama bana Denizli'nin yüzde 55-60'ı bana oy verecek gibi geliyor’ diyordu. Haklı çıktı Nuri Başkan. Yani o yüzden anketlerin de bir yanılma payı olabilir. Onu görmek lazım. Ama dediğiniz gibi katı bir kitle varsa da onların da o duygusunun ne olduğunu doğru analiz etmek lazım.”
“AK PARTİ’NİN ÖNÜNDEYİZ”
(Peki bugün CHP'nin oyu ne kadar?) “Şimdi 3 tip iş var. Üç tip iş var. Bir tane AK Parti’ye yakın veya Cumhuriyet Halk Partisi’ne mesafeli. Birazcık da böyle taraflarda CHP'nin birinci parti olduğu genelde kabul ediliyor ama fark 1,5 - 2 puan gösteriliyor. Ortada araştırma yapan şirketlerde 3,5 - 4 puanlık bir fark var. Bir de benim yerel seçimleri de birlikte çalıştığımız bir sistem var. Partide bir ölçme değerlendirme birimiz var. Piyasadaki bütün o kati yapabilen şirketlere bir çağrı metni… Televizyonculuk veya reklamcılık şeyiyle ilk önce biz onlara bir brief vermişiz, onlardan konkur almışız, sonra da önce sekizine iş vermişiz, şartnamesini yapamayınca da altı kalmışlar, altı firmayla çalışmışız. Şimdi herhalde sekiziyle çalışılıyor bildiğim kadarıyla. Bizim ölçme değerlendirme kendi sistemimiz, kim nereyi arıyor bilmeksizin yerel yönetim karnemizi çıkaran şirketlerden aldığımız aylık bir bildirim var. O aylık bildirimlerde kararsız seçmen dağıtılmadan yüzde 34 - 35 gibi. Kararsız seçmeni şöyle bir silkeliyor onlar. Tayyip Bey'in belediyeleri silkelettiği gibi. Şöyle silkeliyor: ‘Bu pazar olsa hiç oy vermez misin verir misin?’ ‘Veririm.’ ‘Bir karar vermek zorunda olsam bu pazar için kime verilsin?’ diye zorluyorlar. Orada yüzde 41 - 40 - 39, oralardayız. Ben yerel seçim pratiğimle bunu görüyorum ve diyorum ki ‘Cumhuriyet Halk Partisi bugün sandık konsa yüzde 40 - 43 arasında bir oy alır’ diye benim kendi hissiyatım. Ama bir de şunu söyleyeyim; böyle şey var ya Türkiye'deki bütün anketlerin ortalaması. O 2025 yılı ortalamalarında 3,5 - 4 puan farklı AK Parti'nin önündeyiz. Bütün anketlerin ortalaması.”
“SÜREÇ ŞU AN ‘BAŞARISIZ OLMUŞTUR’ NOKTASINDA DEĞİL”
(Açılım sürecinin iktidara yaradığını gözlemliyor musunuz ya da aksini gözlemliyor musunuz anketlerde?) Şöyle iktidara bir yarar ya da zarar getirdiğini gözlemlemiyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi'nin başta bir kaybı vardı, AK Parti'ye geçmişti. AK Parti pozisyonunu netleştirdikten sonra onlar geri gitti ama yine bir kısmı… Orada, yani iktidar partisinde zaman içinde bir erime var iktidar bloğunda. O sürüyor ama ‘Bu açılımdan dolayı oldu’ diyecek kadar hani o açılım meselesi böyle bir düşüş falan. Öyle bir şey kimse ölçmedi, öyle görüyorum. Bazı partilerde dönemsel çıkışlar oldu, dönemsel şey oldu ama toplamda şu anda seçmen takip ediyor.
(Peki bu madem açılım sürecinde hangi yanlışlar, yapıldı yapılıyor? Tıkanıyor mu süreç? Siz iktidar olsanız nasıl davranırdınız?) Rapor yazma aşamasına geldi. Buradan sonrası görülecek. Buraya kadar ki kısmı bir şekilde ilerledi. Zaten çok da ilerlemeyecek bir süreç yoktu. Çünkü çoğunlukla dinlemeler yapıldı. Yani çağrıldı. Siz dediniz ‘Şunlar dinlensin.’ Herkesin dediği dinlendi. Not alındı falan. Onun dışında işte bir takım şeyler oldu ve şimdi rapor yazma aşamasına gelindi. Yani buraya gelmesi ne mucizevi bir başarı, ne de ilk kez denenen bir şey olduğu için de hani ‘Şu anda başarısız olmuştur’ denilebilecek bir nokta yok ortada. Bundan sonrası, yani işin esas kısmı şimdi başladı. Bundan sonrası… Onu öyle görmek lazım. Ama sonuçta Cumhuriyet Halk Partisi, komisyon fikrinin sahibi bir parti. Tarihsel bir tutarlılık içinde biz bunu söylüyoruz devamlı. Dünyada çatışmalı süreçlerin nasıl çözüldüğü belli. Biz olsak tam öyle yapardık. O süreçler dört evreye bölünüyor. Bu evrelerden bir tanesi, müzakere. Ama ondan önce bir müzakere öncesi süreç var. Müzakere süreci ve topluma karşı belli taahhütlerde bulunuluyor. Yani toplumdan bir şey gizlenmeyeceğine, şeffaflığa, birbirlerine karşı tutamayacakları sözler vermeme, karşılıklı planlanmış ya da planlanmamış jestlerin yapılmasına, toplumun meselenin içine mümkün olduğu kadar fazla dahil edilmesine. Buralarda bir boş vermişlik, bir özenmişlik, daha doğrusu ‘Biz yapacağız ve Türkiye modeliyle yapacağız. Herkes sonra olduğunu görünce memnun olacak’ diyorlar ama dünyada böyle süreçler başarısız olunca çok daha kötü sonuçlar doğurmuş. Biz de hep buna dikkat çektik ve biz hep şunu söyledik: ‘Biz Kürt sorunun varlığına inanıyoruz.’ Şimdi burada iki parti ‘Kürt sorunu yoktur’ diyor bir kere. Böyle bir zorluk var. ‘Türkiye’de Kürt sorunu yoktur’ diyorsanız o başka bir şey. O zaman sorun yoksa neyi çözüyorsunuz? Ama biz mesela bu sorunun çözümünün demokratik yollardan olmasını, bir demokrasi, büyük bir demokrasi atılımı ile yapılması gerektiğini, demokratikleşme perspektifiyle yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun yanında elbette sorununun çözülmesi için atılacak adımlar var ve bu adımlara karşı devletin de atacağı adımlar olmalı. Yasal düzenlemeler olmalı. Bu süreçte atılacak hiçbir adımın toplumun hiçbir kesiminde büyük travmalar yaratacak, kendisini kaybetmiş, yakınını boşuna kaybetmiş hissettirmeyecek şekilde rıza üretiminin önemli olduğunu… Hatta ilk başta söyledik; ‘Şehit aileleri ve gazilerin yüzüne bakamayacağımız işlerin altına imza atmayız’ diye. Biz 200’den fazla şehit ailesi ve gazi derneğini ziyaret ettik. Üst yapılarıyla ben hem öncesinde, hem tam süreç başlarken bir araya geldim. Komisyonda dinlenmelerini savunduk ve sağladık. Katkı sağladık. Böyle bir süreçte tabii herkes bir fikri, bir alanı, kimi iktidarı, kim iktidarın destekçisi olmayı ya da bu süreci başlatan, bu sürecin başlamasına ilk adımı atan olmayı… Bir tanesi sorunun en yakıcı olduğu seçmen grubundan oy aldığını ve Kürt siyasetini temsil ettiğini… Cumhuriyet Halk Partisi de bir kere hem kurucu parti olmanın gereğini, hem de Türkiye’nin birinci partisi olmanın sorumluluğunu, hem de yerel yönetimlerde üstlendiği sorumluluğunu, hem de Türkiye’de genel olarak toplumun hassasiyet ve beklentilerini dile getiren, temsil eden ve bu konuda ‘Olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkun’ diyerek bir taahhüdü dillendirmiş bir parti olarak süreci takip ediyoruz. Kendi raporumuzu yazdık. Beğenen var, beğenmeyen var, fazlası var - eksiği var ama Cumhuriyet Halk Partisi kendi siyasetini ve kendi doğrularını savunuyor. Kimseye küçümsemeden, dışlamadan ve hiçbir yaklaşımı değersizleştirmeden. Hani ne fırsatçılık yaparak, ne de bu işte bir üstlendiği sorumluluğun gereğinden kaçarak. Bugün de Parti Meclisimizde değerlendirdik uzun uzun. Hepimizin içine sinen, hepimizin başta bir takım haksız saldırılar, eleştiriler, öyle mi, böyle mi… Şimdi geldiğimiz noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin çizdiği perspektifin doğru bir perspektif olduğunu arkadaşlarımız da değerlendirdiler. Pazartesi günü parti grubunda, bugün Parti Meclisi’nde tam bir mutabakatla sürecin yürütülüş şekline arkadaşlarımız güvenlerini ve desteklerini ilettiler. O noktadayız.”
“HEP BİRLİKTE DEĞERLENDİRECEĞİZ”
(Yarın partinizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki 23 il başkanıyla bir araya geleceksiniz. Burada ne konuşacaksınız? Yol haritanızı belirleyecek şeyler buradan çıkabilir mi?) “Tabii yarınki toplantıyı yapıp görmek lazım. Bundan önceki il başkanları toplantımızda konuyla ilgili konuşurken bölge il başkanlarını özel toplayabileceğimizi ifade etmiştim. Bunun il başkanlarımız memnuniyetle karşıladılar. Cumartesi günü 81 il başkanımız gelecek. Cuma gününden 23 il başkanımızla bu komisyon süreci, illerindeki yansımaları hem bizim seçmenimiz yönünden, diğer seçmenler yönünden, beklentiler, varsa endişeler veya öneriler bunları yarın değerlendireceğiz. Ayrıca kendilerine demiştik ki ‘İlinizdeki konuya ilgili kişilerle kanaat önderleriyle temas kurun. Hatta içlerinden bazı temsilcileri de yanınızda getirebilirsiniz.’ Bu parti için de böyle bir arama. Bir de ayın sonunda bir konferansımız var. O da yine içinde bulunduğumuz sürece yönelik, tüm siyasi partileri de davet edeceğimiz, yurt içinden - yurt dışından konukların olduğu ve bu içinde bulunduğumuz süreci tüm yönleriyle tartışacağımız bir konferans.
(Başka siyasi partiler mi dediniz?) Evet, bütün siyasi partileri davet edeceğiz tabii katılım kendi şeyleriyle. Ama gidip doğrudan bizzat davet edeceğiz. Yani biz bu süreçte AK Parti'nin de MHP'nin de diğer siyasi partilerin de bu konferansımıza katılmalarını, katkı sağlamalarını arzu ederiz. Biz de böyle yerlere davet edildiğimizde gidiyoruz. İlgili arkadaşlarımız gidiyorlar. Çünkü bu mesele bolca konuşarak, bolca tartışarak, birbirinden ve bu konudaki geçmiş deneyimlerden istifade ederek çözülebilecek bir mesele. Onun için ay sonunda da bizim öyle bir konferansımız var. Bir yandan da tabii Meclis komisyonu rapor yazım sürecini sürdürüyor.”
“ÖNCE KRİMİNALİZE ETMEYE ÇALIŞTILAR”
(CHP geleneksel olarak Kürt siyasetiyle kol kola, yakın temasla yürürdü. Bu açılım sürecinde DEM’in söylemleri ve yöntemleriyle bir farklılık doğdu. Neyi açıdan farklı düşünüyorsunuz?) “Benim baştaki tespite de sondaki yargıya da itirazım var. ‘Geçmişte kol kola yürürdünüz, ayrılmazdınız’ böyle bir şey yok. Farklı partiler. Belki şeyi kastediyorsanız yerel seçimlerde onlar parti meclislerinde bir karar aldılar. ‘Seçim kazanacağımız yerde adayımız var, olmayan yerde Kent Uzlaşısı’na girebiliriz. Kent Uzlaşısı da şöyle olabilir’ deyip kente karşı suç işlemeyecek diye bir 5-6 madde yazdılar. Bizim de örneğin Şişli’deki adayımız kente karşı suç işlemeyecek Resul Emrah Şahan’dı. Onlarla görüştük ve içlerinden onların geçmişte DEM’de siyaset yapmış, bazen DEM’de siyaset yapmamış ama Kürt siyasi hareketinin takdir duyduğu bir iki isim belediye meclislerine konuldu. Konuldu ki; belediye meclislerinde Kürt seçmenler gönüllü rahatlığıyla kendi partileri yani DEM’in seçmenleri de oy verebilsin. Bunu önce kriminalize etmeye çalıştılar. Biliyorsunuz, ben çıktım dedim ki ‘Onlardaki adı Kent Uzlaşısı, bizdeki adı Şişli İttifakı, sorumlusu da benim kardeşim’ dedim. Belediye başkanlarımıza bu konuda geçmişte yaptığımız telkinleri de ifade ettim. Ayrıca da bizim örneğin Manisa İttifakında geçmişte MHP’de siyaset yapmış, AK Parti’de siyaset yapmış isimlerin veya ne bileyim Muğla İttifakında bir başka siyasi partiden birisinin de olduğu bir şey. Siyaset başarılı olmak için yapılır. Yerel seçimlerde en büyük başarı da halkı temsil eden, en üst düzeydeki katılımı sağlamaktır. Hani dediğiniz buysa, bu. Yoksa biz farklı partileriz. Şimdi de kavga ettiğimiz yok. Şimdi de farklı partileriz. Parti dediğin parttan, parçadan geliyor. Bir bütünün parçalarıyız biz. Ne düşmanız, ne aynıyız. Aynı olsak aynı partide oluruz. Düşman olsak parti olmayız, ordu oluruz. Siyasi partiyiz biz.”
“HERKES KENDİ DOĞRUSUNU SÖYLÜYOR”
“Açılım sürecinde herkes kendi doğrusunu söylüyor, savunuyor. Ne ters düştük, ne düz gittik biz. DEM Parti ile geçmiş süreçlerdeki gibi oldukça iyi, birbirine saygılı bir ilişki içerisindeyiz. Zaman zaman tabii partilerin yerine yazan, çizen, söyleyenlerde biraz sert eleştiri oluyor falan. Onlar tolere ediliyor. (Stockholm Sendromu öyle bir şey miydi?) DEM Parti’ye söylenmiş bir şey olmadığını cümle alem biliyor. Yani ilk başta şey diyoruz. İlk önce bütün siyasi partilere teşekkür ediyoruz, ‘Hangi siyasi partiden olursa olsun hiçbirimizin celladımıza aşık olmaması lazım’ falan diyoruz. Bunu ilk başta tabi üstüne alanlar falan oldu. Bunlar siyasette olur yani siyasette ne kavgalar oluyor. Geçmişte ne ağır sözler. Yani şimdi üstüme vazife değil de Sayın Bahçeli ile Erdoğan’ın birbirine söylediği geçmişteki sözleri düşünün. Stockholm Sendromu diye siyaset sosyolojisi ile veya toplum psikolojisi ile ilgili bir şey söylemişiz. Veya bir eleştiri duymuşuz. Bunlar siyasi ayrılıkları veya farklılıkları büyütme değil, ortaklıkları büyütme sanatı yani. Öbür türlü mesafe alamazsınız.”
“SONUÇ BİLDİRGESİNDE YER ALACAK”
(İki gündür Suriye’de yaşananlar çözüm sürecinin yol ayrımına girdiğini, riske girdiğini söylüyor mu?) “Şimdi şöyle yani bu tip değerlendirmeler yapılıyor ve bu değerlendirmelerdeki endişeler haksız değil.
(Parti Meclisindeki konulardan biri bu muydu mesela?) Evet evet, bunu da konuştuk. Bugün ilk önce bir geniş, Türkiye’nin de dahil olduğu coğrafya ve ayrıca Amerika’nın Venezuela operasyonuyla ilgili bir savunma ve güvenlik sunumu aldık. Ardından dış politika sunumu aldık, soru-cevap yaptık bunların üzerine. Sonra da çeşitli değerlendirmeler ve bir kapanış gerçekleştirdik. Şimdi Suriye ile ilgili ilgili şöyle bir şey. Bizim yarın Parti Meclisimizin sonuç bildirgesinde de bu yer alacak. Biz Suriye’deki meselede Türkiye’nin müzakereden yana, Türkiye’nin diplomasiden yana, Türkiye’de sorunu çatışmasız, kan akmadan çözülmesinden yana inisiyatif alması gerektiğini düşünüyoruz. Diplomasiye alan açılması gerektiğini düşünüyoruz. Suriye meselesi öyle kolayca eskilerin bir sözü var ya, ‘Boyacı şeyi gibi batırdım çıkardım.’ Öyle kolay bir şey değil. Yıllarca sürmüş bir Esat rejimi var, ardından rejimin devrilmesi, İdlip’teki bir takım unsurların, Suriye’yi temsil etmeyen bir takım unsurların İngiltere ve Amerika’nın İsrail’in yol vermesiyle yönetime gelmesi, geçici yönetimin Suriye’nin pek azını temsil eden bir yapı tarafından üstlenilmesi var. En kısa zamanda anayasa görüşmeleri, anayasa taahhüdü var. Anayasanın kapsayıcılık taahhüdü var. Bunun üzerine Şam’daki rejimle diğer unsurlar arasında yapılan görüşmeler var, mutabakatlar var. Ve bu mutabakatlarda yazılan işte bir takım taahhütler var. Kolay da bir şey değil. Böyle bir yaprağa bir şey yazmışsın, Suriye’nin bütün sorunlarını çözecek. Onun için burada bir kere İsrail’in birtakım hesapları konusunda uyanık olmak lazım. İngiltere’nin tarihsel yaklaşımları konusunda müteyakkız olmak lazım.”
“SURİYE’DE BARIŞ, EN ÇOK TÜRKİYE’YE LAZIM”
“Amerika’nın özellikle Trump ve Barrack’ın özensizlikleri, taş atıp da kolları ağrımıyor. Ama yani Suriye’de birinin dişi ağrısa, Türkiye’de hepimiz sabaha kadar uyuyamıyoruz. Büyük sıkıntılar çektiğimiz bir süreç. O yüzden Suriye’de barış herkese lazım, en çok Türkiye’ye lazım. Türkiye’de sınırın bir tarafında ve Suriye’nin sınırının bir tarafında tabii ki güvenlik güçleri tampon bölge falan ama. Normalde o sınırın iki tarafında akrabalar yaşıyor. Türkiye Kürtlerine de barış lazım, Suriye Kürtlerine de barış lazım. Suriye Kürtlerinin; Suriye’deki Türkmenlerle, Suriye’deki Araplarla, Suriye’deki gayrimüslimlerle, Suriye’deki Alevilerle birlikte bir anayasal güvenceyle hep birlikte Suriye’de güvenli, anayasal, kalıcı barışı tesis edilmiş, ordusuyla, iç güvenlik sistemi ile doğru tarif edilmiş bir toplumsal uzlaşıya ihtiyaç var. Ve orada herkesin huzur içerisinde olması, hem Türkiye’nin huzuru demek hem de büyük bir fırsat demek. Nasıl bir fırsat demek? Suriye illa çatışmaların olduğu bir yer olmak zorunda değil. Suriye kalkınmanın olduğu bir yer olabilir. Suriye tüm avantajlarıyla, yani Lazkiye bölgesini oradaki Arap Alevilerin sürekli işte korku içinde ‘Acaba katledileceğiz mi?’ diye bekledikleri bir yer değil; dünyanın en önemli turizm merkezlerinden bir tanesi olabileceği, Şam'ın gastronomide dünya başkenti olabileceği, Suriye’nin tüm geçmişiyle, varlığıyla çok önemli potansiyelinin olduğu bir yer. Türkiye Suriye’de barış olduktan sonra Türkiye ile Suriye birlikte kalkınmaya kol kola verdikleri takdirde, Ortadoğu‘ya da hem barış, hem de bu işte selefi yapılar falan filan yerine; öyle demokrasi ihraç etmekten değil, birlikte demokrasi sayesinde kalkınmanın, kalkınma sayesinde zenginliğin ve kalıcı barışın tesis edilmesinden bahsediyoruz. O yüzden İsrail’le ilgili kaygılar bir taraftan varken, Suriye’deki barış ve Türkiye - Suriye iyi ilişkileri o kaygıların tamamını bertaraf edecek bir mesele. O yüzden biz Suriye’de barışın tesis edilmesi, korunması ve bir bütünleşik Suriye Devleti’nin barış içinde, huzur içinde, güven içinde yaşamasının tesisi için Türkiye’nin aldığı inisiyatifin de ilerisine inisiyatif alması gerektiğini savunuyoruz. Bize bir şey düşüyorsa, devleti biz yönetmiyoruz sonuçta, bize bir şey düşüyorsa bu konuda üzerimize düşen her türlü katkıya, her türlü fedakârlığa hazır olduğumuzu ifade ediyoruz.”
“105 MİTİNGİN TAMAMI BİR ANLAMDA EMEKLİ MİTİNGİYDİ”
(Emekli maaşında bir düzenleme olması için CHP’nin başlattığı Meclis nöbeti nasıl olacak? CHP emeklinin ve asgari ücretlinin sesini nereden duyuyor?) “Yerel seçimlerde 105 tane miting yaptık. Bu 105 mitingin neredeyse tamamı, bir baktığınızda birer emekli mitingiydi. Çünkü o zaman ilk olarak emekliler hakikaten dayanılamayacak kadar düşük bir maaşa mahkum edilmişti. Zaten gitgide kötüleşiyordu, ama o zaman 10 bin 500 liraydı herhalde. 10 bin 500 lira gibi bir maaşa mahkum edildiler. Biz de burada bir emekli toplantısı yaptık. Ocağın ikisinde. Bundan sonra da dedim ki ‘Bütün mitinglerde elbette yerel seçimlerle ilgili konuşacağız. Ama en çok da emeklilerin bu sorunuyla ilgili konuşacağız.’ Başta yüzde 20’siydi emekliler meydanın. Gün oldu yüzde 70’i - 80’i meydanın emeklilerle doldu taştı. Yerel seçimlerde sonradan emeklilerin aslında iktidara en büyük darbeyi vuran seçmen grubu oldukları ortaya çıktı. Gençler ve emekliler iktidara en az oy veren seçmen grubu olarak ortaya çıktılar. Daha sonra biliyorsunuz 19 Mart’tan sonra yedi gün Saraçhane’de miting yaptık. Bunların tamamı tepki ve protesto mitingleriydi. Maltepe’ye geçtik, köprüyü geçip 2 milyon 200 bin kişiyle, ilk mitingin bile yüzde 20’si emeklilerin, asgari ücretlerinin, çalışanların sorunlarına yönelikti. O gün yüzde 80’e 20 ya da 70’e 30 dengesinde olan mesele, bugün sizin ifade ettiğiniz 79’ncu mitinge geldiğimizde yüzde 80’e 20. İnsanların geçimle ilgili sorunlarının yüzde 80 dile getirildiği, yüzde 20’nin tepki ve protesto yani Ekrem Başkan’ın hatırlandığı, 19 Mart darbesinin lanetlendiği, tutuksuz yargılamanın ısrarla vurgulandığı, TRT‘den ve isteyen tüm kanallardan canlı yayının talep edildiği, iddianamenin eksiklerinin söylendiği, ama esas meselenin başta emekliler ve asgari ücretliler olarak, geçim sıkıntısının uzun uzun konuşulduğu mitingler oldu. Son 3 Ocak günü eksi 4 derecede Çankırı’daki mitingi takip ettiniz, siz de yayınladınız. O mitingde de meydanda inanılmaz bir öfke vardı. Yani elbette her türlü haksızlığa karşı insanlar orada. 19 Mart darbesine de bir öfke var. Az buz bir öfke yok. Dinmeyen bir öfke var. Emeklilere yapılan da asgari ücretlilere yapılan da gerçekten artık tırnak içinde söylüyorum kontrol edilemez, kontrol etmeye niyetim olduğu için değil, kontrol edilemez bir öfke var.”
“İLK KEZ GÖZLERDE BU KADAR ÖFKE GÖRÜYORUM”
“Samimiyetle söylüyorum bir sosyal patlamanın eşiğindeyiz. Ben yani şu kadarını söyleyeyim: 2009 yılından beri otobüsün üstünden konuşuyorum. Ben otobüsün üstünden bu kadar öfkeli göz bebeklerini ilk kez görüyorum. Öfke var. Ve dindirilemez bir öfke var. O yüzden de geçtiğimiz hafta grupta da, bu hafta da açık açık söyledim. Dedim ki, ‘Getirin iki elimizle oy verelim. Büyük bir sosyal patlamanın eşiğindeyiz.’ Bu insanlara bu hak gördüğünüz 18 bin 938 lira emekli maaşı, şimdi söyleyince herkes kendi hesabını yapıyor, çok kısaca. Her şeyi bir yana bırakın. AK Parti geldiğinde 1,5 asgari ücretti emekli maaşı. Bugün AK Parti’nin beğenmediğimiz, protesto ettiğimiz, sefalet ücreti dediğimiz asgari ücret 28 bin lira, hiç ellemese, 1,5 asgari ücret yapsa bugün emekli 42 bin lira alacak. Sen 18 bin 938 lira para veriyorsun. 42 bin liralık bir hayat standardından, ki o da yetmez. Bize göre 39 bin lira asgari ücret demiştik. Demek ki emekliye o hesapla 56 bin lira. 56 bin lira CHP’nin hak gördüğü. AK Parti’nin geldiği günkü skalayı değiştirmese 1,5 asgari ücretle, bugün 42 bin lira vermesi gereken emekli, 19 bin liraya sürünüyor şu anda. Ve gerçekten de büyük bir öfke var. Ve şöyle bir mesele, yani emeklinin durumu her şeyden farklı. Asgari ücretli de tabii ki asgari yaşam standardı açısından önemli ama. Şöyle bir şey var. Çalışan birisinden bahsediyorsun. Emekli devletin bir taahhütte bulunduğu kişidir. Taahhüdü şudur: ‘Yeter çalıştığın, sen yeterince çalıştın. Emeklilere baktın. Vergi ödedin. Prim yatırdın. Bundan sonra senin priminle artık sana biz bakacağız. Yeter çalıştığın’ deyip durdurduğu kişidir yani. Yaşı geldiği için emekli ettiği ya da EYT’de olduğu gibi bir ara ‘Çok gençsin emekli olamazsın, çok yaşlısın çalışamazsın’ ikilemleri. Şimdi bu emeklilik işi elleri nasırlı, dirsekleri çürümüş, gözlük camlarının numaraları büyümüş. Devletin sözüne güvenmiş. Emekli olmuş. 19 bin lira veriyorsun, ‘Sen bununla geçin.’ Kira değil. Bugün emekli maaşı dediğimiz şey, maaş değil harçlık artık. Bakın emekli dediğin en kötü ihtimal, ki içinde neler var, iki çocuklu emekliler var. Çünkü genç yaşta emekli olundu. Toruna bakan emekliler var. Oğlu gelinini almış, torunuyla birlikte gelmiş, beş kişi olmuş emekli ailesi var. Şaşılacak bir aile değil. Her şeyi bıraktım, emekli Hacı Amcamla Hacı Teyzem, ikisi. 18 bin küsur lira maaşı veriyorsun, kişi başına 9 bin lira. 30’a böldüğünde 300 lira. Öğüne bölündüğünde 100 lira. Bir tas mercimek çorbası 180 - 200 lira bugün. Verilen şey maaş değil, verilen şey harçlık bile değil. İşi, gücü yerinde olanlar çocuklarına daha çok harçlık veriyor.”
“DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN”
(Yarın AK Parti’nin söyleyeceği şey bu durumu değiştirecek mi? Nöbet ne kadar sürecek?) “Şimdi bu nöbet yarın AK Parti gelip de dese ki ‘Ya hiç olmazsa bir asgari ücret yapıyoruz.’ Biz nöbeti yarın bırakırız. Ama AK Parti’nin korkarım ki yarın yani 20 bin lira gibi bir teklifi olabilir, ben AK Parti’yi biliyorsam. Şöyle yapar AK Parti; 18 bin 938’i 20 bin yapmayı teklif eder, dostlar alışverişte görsün. O zaman biz nöbetimize devam ederiz. Ta ki Meclis’te, komisyonda mücadelemizi veririz, Meclis’te bu işin kanunlaşması evresinde mücadelemizi veririz. Ondan sonra tabi kanunlaştıktan sonra döner tekrar sokağa çıkarız. Zaten Meclis’te bütün milletvekilleri ile duracak değiliz. Grubumuzdan 20 kişi nöbetleşe dururuz orada. Biz bir dikkat çekmeye çalışıyoruz yani. Genel Kurul salonunu açık tutuyoruz ki ‘Gelin burada emekli ile ilgili iyi bir şeyler yapalım’ diye. Ama emeklinin umudu AK Parti değil artık yani. Emekli AK Parti’den umudu kesti. Ama emekliler maalesef yaşama sevinçlerini kaybettiler. Yani bir emekli ile sohbet ederken temel duygu, öfke. Normalde emekli ile sohbet ederken temel duygu şefkattir yani. O sana sever, sarılır., Temel duygu ‘Biz nasıl geçineceğiz? Biraz daha çok bağırın. Aman oğlum sen diyorsun ama biraz daha bağır.’ Böyle isyan halinde emekliler. Kaldı ki asgari ücret de, yine belirlenen asgari ücret de tarih boyunca ilk kez ilan edildiği gün açlık sınırının altındaydı. Alınacağı gün çok daha altında olacak. Çünkü açlık sınırı ilan edildikten sonra bir kere yükseldi, şimdi bir daha ilan edilecek. İşte 31 Ocak’ta alındığında herhalde açlık sınırı 31 bin liranın üstünde olacak. Asgari ücret 28 bin lira olacak.”
“‘SIRF İBB’YE YAPMIYORUZ’ DİYE PAÇAL YAPIYORLAR”
(Her tarafımızı suç sarmış vaziyette. Bunun yoksullukla ilişkisini kuruyor musunuz?)“Kurmayan hata etmiş olur. Ama önce bir tespitte ortaklaşmak lazım. Buraya bir günde gelmedik. Yıllardır aslında sizlerin ekranlarında da tartışılıyor. Yasa dışı bahis, kumar, özellikle uyuşturucunun ilkokul önüne kadar gittiğini aileler söylüyor. CHP defalarca Meclis’te araştırma önergesi verdi, diğer muhalefet partileri de. Bu bilinmeyen bir şey değildi. Şu anda yapılan 19 Mart darbesinden sonra iddianame çıktı, iddianame tel tel döküldü. Şimdi yargılama başlayacak, bu aradaki evrede zaten elde de artık çuvala girmeyen bir mızrak var. Şike açısından öyle, uyuşturucu açısından öyle falan. Şimdi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle -mış gibi yapılarak sanki bu iş buraya gelene kadar AK Parti yokmuş da AK Parti iktidara geçen 2 Ekim 2025 günü gelmiş de anca üç ay içinde de bu işe girişmiş gibi. Bu işi bu noktaya getiren AK Parti’nin ta kendisi. Ve yapılan operasyonlar, 30 tane sanatçı topluyor, hepimiz bakıyoruz. ‘Vay’ diyor millet. ‘Şunlara bak’ diyor. Götürüyorlar, üç gün dört gün tutuyorlar, saç teli alıyorlar. 15 gün sonra açıklanıyor dört tanesinde çıktı. Ben bile hangisinde çıktı hangisinde çıkmadı bilmiyorum. Toplu bir itibar suikasti. Kaldı ki herkes suçu ispatlanana kadar suçsuzdur. İki kolunda jandarmayla o görüntüler, o pozların verilmesi kime haz veriyor? Yani gerçekten bundan haz duymak, bundan siyasi beklenti sahibi olmak bir sapkınlık. 23 yaşında, bebeği 1,5 aylık, bebek emziren annenin girdiler koluna götürdüler, rezil ettiler. Ondan sonra ‘Pardon yokmuş.’ E ne oldu şimdi? Yani o yüzden bu görüntüleri çektirmekten haz alan kişiye de bundan siyasi beklentisi olan kişiye de yazıklar olsun. Bir kere bu şerhimi koyayım. Kaldı ki bir suçun cezası TCK'da yazar. Türk Ceza Kanunu'nda kişilerin hem suçu ispatlanmadan olmaz, suçlu bile olsa teşhir edilme, kamuoyu önünde rezil edilme, konusuna - komşusuna, çoluğunun - çocuğunun cezalandırması gibi cezalar yok. Çok çok işte ‘Şu kadar yıl’ dersin, ‘1,5 yıl yatacak’ dersin, ne kadar yatacaksa üç yıl, beş yıl yatar ve çıkar. Ama TCK'da yazmayan cezaları uygulayamazsın. Teşhircilik gibi, Trump'ın Maduro'yu New York'ta gezdirmesi gibi, bu işler doğru işler değil. Dört sefer her doktora gidişinde videoları çektirmeler, bilmem neler. Şimdi şöyle bir görüntü; toplumda şu oluştu ya. Toplumun yüzde 60’ı İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yapılanın siyasi olduğunu, Erdoğan'ın siyasi geleceği için yapıldığını düşünüyor. Şunu yapıyorlar; ‘Bak sırf İBB’ye yapmıyoruz, sanatçılara da yapıyoruz. Sporculara da yapıyoruz, topçuya da yapıyoruz, popçuya da yapıyoruz’ diye bir paçal yapıyorlar.”
“TORBACI İLE UĞRAŞIYOR, KİM BU BARON?”
“Bir kere millet bunu yutmuyor. Bu suçlarla mücadele edilmeli mi? Edilmeli. Peki kimden uğraşıyor? Torbacı ile uğraşıyor. Kullanıcı ile uğraşıyor. Peki bunun toptancısının.. Türkiye yurt dışından geliyor. Orada bir baron var. Baron Türkiye'de sanatçıyla mı muhatap, Türkiye'deki baronla mı muhatap? Kim bu baron? Türkiye'nin baronu kim? Escobarı kim? Escobarları kim? Mersin Limanı'nda ele geçirilen onca uyuşturucu kimindi? Onca uyuşturucu birçok yerde ele geçirildi. Uluslararası sularda gemilerimiz dolduruldu. O gemiler, o gemideki yükler kimindi? O yüzden burada inanılmaz iktidar ilişkileri, repütasyonları var. Bunları bir kere görmek, bilmek lazım. Diğer taraftan işte şike mevzusu… Böyle bir operasyon yapılıyor. Operasyon Fenerbahçe camiasını çıldırtan bir operasyon. Haklı olarak çıldırdıkları Saadettin Saran'a yapılan muamele esasında. O sırada ertesi gün Galatasaraylı yöneticilere 3 Temmuz şike davası operasyonu falan. Haydi bakalım; bu sefer o güya karşıtlıklar üzerinden ‘Ben de senin gönlünü yapayım…’ Böyle olmaz bu işler. Türkiye'de adalete güven yüzde 18'e indiğinde senin yaptığın operasyonla ilgili hele hele de böyle ucuz işlere kalkışıyorsan kimse sana güvenmez. Meselenin özü bu.”
“BURADA GECİKMİŞ HUKUKİ MÜCADELE VAR”
“Bir kere bunu bir ifade etmek istedim. Çünkü bunları söylemeyince meselenin bu boyutunu ıskalamış, onlar da sanki bana, bize hepimize yutturmuş gibi oluyorlar. Burada sanki bir hukuki mücadele var. Yok, burada bir algı operasyonu var. Gecikmiş hukuki mücadele var. Bugüne kadar dünya kadar görevi ihmal suçu var. Ama geldiğiniz diğer husus… Şimdi bir vatandaş düşünelim, asgari ücretli. Geçen sene asgari ücret 17 bin 800 lira alıyordu. Türkiye'deki enflasyona göre bakıldığında hatta biraz da refah payı verirse 30 bin lira asgari ücret alması lazımdı. Onunla da zor geçinirdi ama bunlar dediler ki ‘Biz size gerçekleşen enflasyona göre değil, beklentiye göre verdik.’ 22 bin lira verdiler. Bu arkadaş 8 bin lira açık verdi. Haydi diyelim bu 8 bin liranın 3 binini tolere etti, 5 bin lirasını borçlandı. Nereden borçlanacak? Zavallı asgari ücretliye kim, nasıl şey yapacak? Ya kredi kartından geçinmeye uğraşıyor, ya gidiyor nakit avansı çekiyor. Kredi kartını ödeyemediğinde ya da nakit avansı çektiğinde Türkiye'deki bileşik faiz yüzde 93. Bunun yüzde 30'u vergi, yüzde 48'i faiz. Geri kalanı da işlemler, çarpanlar, çırpanlar yüzde 93. 5 bin lira borç çekmiş arkadaş. Bir dahaki ay bir 5 bin lira daha açık verirken bir de bu 5 bin liranın bilmem ne kadarlık faizinde. Buralarda bir bunalma hali ya da maaşı yetmeyen birisinin dibinde sürekli küçücük çocuğu halının üstüne ‘Baba bana ne zaman şunu alacaksın, bunu alacaksın? Biz ne zaman lokantaya gideceğiz?’ Ya da eşinin ‘Bu çocukların karnı aç’ lafları. ‘Cepte kalan son parayla acaba bir çıkış olur mu?’ diye sanal bahise, sanal kumara yönelme. Bunun en büyük, en çok yaşananı dağ gibi büyüyen borçlar karşısında ya miras kalacak, ya piyango çıkacak. Piyango çıkmıyor, o konuda kesin bir kanaat oluştu. Bir de zaten o piyango çıksın diye Milli Piyango sitesine giriyorsun, o da bir dijital kumar sitesi olmuş. Bir de o siteye girerken seni çerezden, cookie ile yakalıyorlar. Cep telefonuna dünyanın bütün kumar sitelerinden mesaj geliyor. ‘2 bin lira bonus veriyorum, 3 bin lira bonus veriyorum.’ Zavallı insanlar da ‘Ha 3 bin lira bonusu alırım, kaybedersen başlamam.’ Bilmiyor. Girince anlıyor ki kart numaranı vereceksin, o 3 bin lira yapmak için 5 bin liralık oynayacaksın. Derken o hop seni sistem içine alıyor yutuyor. Hiçbirisi yoksulluktan bağımsız değil. Hiçbirisi geçim zorluğundan bağımsız değil. Sanal kumar da öyle. Normal yollardan şans oyunlarına yönelip de çok para kaybetmekte öyle.
(Çocukların sokak çetelerine kaptırılması da öyle.) Kaptırılması da öyle. Bir de yani sen çocuğa başka bir alternatif sunmuyorsan ve çocuğu sokağa koyuyorsan işte bunların hepsi geliyor başa.”
“ANAYASAYA UYMAYANLA ANAYASA YAPMAM”
(2026'da siyaseten ve ekonomik olarak beklentileriniz neler? Mesela bir baskın seçim bir erken seçim olabilir mi? Ya da mevcut ekonomik politikalarla uzun süredir süren bu buhrandan Türkiye'nin iyi - kötü çıkabileceğini 2027'ye düşünüyor musunuz? Eğer AKP, 400 milletvekilini toplar ve anayasada bir değişikliğe giderse sizce hangi hamleleri yapacaktır bunun nihayetinde? CHP'nin buna karşı yol haritası ne olur?) “Son sorunuz benim sorum değil. Onu millet soracak. Siyasi yorum işi o. Ben bir siyasi partinin Genel Başkanı olarak anayasaya uymayanlarla anayasa yapmayacağımızı, hükümetin birinci vazifesinin AİHM kararlarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak olduğunu, kendisi anayasaya uymayınca birinci kademe mahkemelerine de uymadığını, Tayfun Kahraman gibi masum bir kişinin dört yıldır içeride tutulduğunu, sağlığının bozulduğunu, Anayasa Mahkemesi kararına direnmenin hem hukuk tanımazlık, hem vicdansızlık olduğunu falan söylemem lazım. 400'ü toplamanın çok gerisindeler. Öyle bir mesele kolay bir iş değil. Kaldı ki bir anayasa değişikliği dediğiniz mesele öyle bugünden yarına işte askere adam topluyormuş gibi milletvekili toplayarak yapılabilecek bir iş de değil. AK Parti'nin sayısı belli. MHP'nin anayasa meselesindeki söyledikleri belli. Toplamları 330 daha çok farklı noktalar var orada. Kolay olmayacağını düşünüyorsunuz. Kolay olmaz. Bir de bu tip işlerde anayasa dediğin toplum sözleşmesi. Toplumun sözleşmesini toplumun vicdanına ve rızasına rağmen değiştiremezsiniz. Değiştirmeye kalkarsanız başka şeyler olur. Geçen sefer bir darbenin yarattığı… Şunu dikkat çekmek istiyorum Güney Bey; Erdoğan'ın görev onayı. Darbeden sonra böyle çıkmıştı. Yüzde 73'ü toplumun Erdoğan'ın görevini yapış biçimine destek veriyordu. Darbenin takibi. Oradaki noktadan başlayarak bir anayasa değişikliğine giriştiler. OHAL şartlarını kullandılar. Ve işte yüzde 51'e 49'luk bir şey yaşandı. Bugün Erdoğan'ın görev onayı yüzde 36'larda, 35'lerde. Hatta bazı araştırmalarda yüzde 31'lerde. Öyle olunca tüketici güven endeksini böyle 93'te yakalamak var. Bugünkü gibi 83'teyken görmek var.”
“BUNLAR BORÇ, FAİZ BÜTÇESİ YAPIYORLAR”
“Ve bir de bugünkü ekonomik şartlar. O yüzden hani toplumsal rıza o kadar kolay işler değil. Hani üçüncü sorunuzun cevabını birinci sorunuza bağlayacak olursak veya ikinci sorunuza bağlayacak olursak; bu ekonomik programla ne bir istikrar, ne bir rahatlama, ne bir refah… Zaten bunu neyle yapacak? Bütçeyle yapacak. Bütçe geldi, bütçe bir kere 2,7 trilyon lira faize para ödeyen bir bütçe. Bütçe ilk günden 2,7 trilyon faize ödeyeceği para kadar açık veren bir bütçe. Yani eskiden Demirel övünürdü ‘Denk bir bütçe getirdik’ diye veya Özal övünürdü ‘Denk bütçe yaptık’ diye. Bunlar faiz bütçesi, borç bütçesi, açık veren bütçe yapıyorlar. Hatta biliyorsunuz işi öyle bir noktaya getirdiler ki ‘Bu sene tarımda eksi yüzde 12,7 büyüdük’ dedi Cumhurbaşkanı Yardımcısı. Ben dedim ki ‘Yüzde 12,7 küçüldük demek yerine eksi 12,7 büyüdük’ demek ne demek?’ Tam AK Parti'nin işleri. Ama düşünün Türkiye gibi bir tarım ülkesinde, sizin - bizim gençliğimizde veya çocukluğumuzda ‘Türkiye kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biridir. Türkiye Orta Doğu'nun ve Balkanların buğday ambarıdır, tahıl ambarıdır’ dediğimiz bir ülkede hepsinin dışarıdan ithal geldiği, ithalatçının kazandığı, üreticinin ezildiği bir noktadayız. O yüzden ikinci sorunuz da bu bütçeyle, yani gelir adaletsizliğini çözmeyen, vergide adalet getirmeyen, sadece yandaşa… İşte 268 milyar lirayı geçiş garantilerine ayırmış, 760 küsur milyar lirayı vazgeçilecek olan kurumlar vergisine ayırmış ama emekliye işte bu gördüğünüz bütçeyi ayırmış birisinin, bir bütçenin başarılı olması mümkün değil. Birinci sorunuzun cevabı da bu şartlar altında bunların seçime gitmesi mümkün değil. Yani varıp da bir erken seçime Erdoğan'ın gideceğini normal şartlarda görmüyorum. Ama biliyorsunuz ki erken seçimin tarihini siyasetçiler konuşur, millet kararlaştırır. Millet erken seçim isterse bunun karşısında hiç kimse duramaz. Bugün benim biraz önce ifade ettiğim o otobüsün üstünden aşağıda gördüğüm enerji, sokakta gördüğüm enerji, sizin röportajlarınızda veya sosyal medya röportajlarında gördüğüm mesele bu senenin millet için kolay olmayacağını, muhalefet için kolay olmayacağını ama iktidar içinde hiç kolay olmayacağını görüyorum. Öyle bir noktaya gelebilir ki erken seçimden başka bir çare kalmayabilir. Bu siyasi denklemler bir erken seçim üretebilir. İşte Suriye, içinde bulunan süreç, partilerin bu sürece karşı tutumları… Ama en önemlisi millet bıçak kemikteyken sandığı isterse hiçbir kuvvet milletten sandığı kaçıramaz.”
“ADAYSAN ÇIK, DEĞİLSEN BELİRLEYİP ÇIK KARŞIMIZA”
(Partiniz Bilal Erdoğan'ı rakip olarak görmek ister mi bir seçimde?) “Bu iyi bir soru ama muhatabı yine ben olmayayım. Magazinel bir soru ve ‘İsteriz’ desek, ‘İstemeyiz’ desek ayrı bir şey. Ama sizin sorunuzun esas benim açımdan çok değerli bir tarafı var. Biz adayımızı belli ettik ama aday, benim adayım değil. İmkan vardı ben bir partinin Genel Başkanı’yım ve Türkiye'de bir Genel Başkan’ın aday olma imkanı vardır. Yani ‘Adayım’ dedi mi.
(Doğal adaydır.) Doğal adaydır. Sayın Babacan mesela geçtiğimiz yıllarda öyle bir şey söylemişti. Yeniden Refah Partisi'nin Genel Başkanı aday olmak istediğini söylüyor. Anahtar Partisi'nin Sayın Genel Başkanı Cumhurbaşkanı adayı olabileceğini, olmak istediğini, partisinin adayı olacağını söylüyor. Bunların hepsi son derece saygın ve kimsenin tartışmadığı gerçekler. Ben aday olabilirdim. ‘Adayım’ desem bir problem yok. Ben aday olmayacağımı söyledim. Ben aday gösterebilirdim. Birlikte bir seçime girmişiz. Türkiye siyasi tarihinde ilk kez bir şey olmuş ve çoklu yarışta Genel Başkan değişmiş. O başarının iki mimarından biri, bir diğerini aday gösterse kimse bir şey demez. Biz öyle de yapmadık. Biz adayımızı PM ile belirleyebilirdik, yapmadık. Meclis grubundan belirleyebilirdik, yapmadık. Hepsinin görüşlerini alarak, ‘Ön seçim’ dedik. Mevcut 1 milyon 400 bin üyemiz ile değil, çağrı yaptık. Üyeyi 2 milyona çıkardık. Saldırıya uğradık. Dayanışma sandığı duyduk. 15,5 milyon kişi oy verdi. Şimdi bu durumda durum şu: Aday ne benim, ne partinin, aday milletin adayı. 15,5 milyon imzayla aday gösterilmiş. O yüzden vallahi partinin, benim değil; adayın bile kendini çekmeye bence hakkı yok. Yani o yüzden Ekrem İmamoğlu'nun adaylığı milletin adaylıdır ve Ekrem İmamoğlu'nun adaylığına millet razı olmuş, onu millet aday göstermiştir. Karşıda AK Parti'nin adayı tartışması var. Mahdum mu? Oğul, evladı mı olacak? Damadı mı olacak? Bakanı mı olacak? Bakanlardan birbirinin kuyusunu kazan hangisi olacak? Ya da eski bakanlardan biri mi olacak? Böyle bir tartışma var. Bana bu tartışmayı keyifle izlemek düşer. Yani burada birinden birini tercih edip, birinden birini bilmem ne yapmak değil. Sayın Erdoğan'a; ‘Aday mısın? Adaysan çık karşımıza. Aday değilsen adayını belirle çık karşımıza. Eğer örnek alırsan adayını belirle, çık karşımıza.’ Ama biz adayımızla, sandığımızla hazırız ve bu milletin sorunlarını çözmek için görev bekliyoruz, görev için de seçim bekliyoruz.”
“BU KOLTUK ATATÜRK’TEN EMANET”
(Evet, Ekrem İmamoğlu ile ilgili tavrınızı biliyoruz ama adaylık size de gelebilir belki öyle değil mi?) “Şimdi Genel Başkan dediğiniz kişi, hele hele bizim partide kimin koltuğunda oturduğunla ilgili de olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten emanet bir koltuktur. Saygı görür, üst düzey saygı görür. Hatta böyle bazen benim açımdan hani kaldıramayacağım kadar saygı ve destek gören bir şey. Düne kadar hep birlikte oturduğun arkadaşların ayağa kalkıp mutfağa gitsen, kalkıyorlar. Geri geliyorsun, kalkıyorlar. Değişik bir durum var. O yüzden ben Genel Başkan’ın hem çevresinde yaratacağı beklenti açısından, hem kendisi açısından en objektif kararı verilmesine katkı sağlayacak kişi olarak kendisini bu denklemin dışında tutması gerektiğini ilk günden düşündüm. Ben bunu kendi kendime düşündüm. Makam odasına çıktım, oda boşaldı. Dedim ki ‘Ben bu sefer kendim aday olmak suretiyle partiye ve ülkeye bir yanlış yaptırmayıp en doğru adayın belirlenmesine katkı sağlayacağım.’ Bunu ilk söylediğimde çeşitli şeyler söylediler. İşte efendim ‘Ekrem İmamoğlu'na söz vermiş de ondan olmuş.’ Biz Ekrem Başkan'la birbirimize söz verdik. Bu ülkede bu iktidarı değiştirip partiyi iktidar yapmaya söz verdik. Ne o bana Genel Başkanlık sözü verdi, ne ben ona Cumhurbaşkanlığı. Sonra ‘İki forvetimiz var’ dedik, vay efendim başka bir mana çıkardılar. Sonra Ekrem Başkan, ön seçim kararı aldık ve yine oraya döndü. Ekrem Başkan şimdi maalesef cezaevinde. O ihtimal yani ya diploma olursa, şu olursa; o ihtimal konuşuluyor. Ama ben hala aynı noktadayım. Yani Ekrem Başkan'a diyelim ki söz verdik de Ekrem Başkan olamıyorsa ben yine aynı noktadayım. Benim işim doğru adayı belirletmek, doğru adayın belirlenmesine katkı sağlamak. Benim işim partiyi iktidar yapan Genel Başkan olmak.
(Ama o gün doğru aday siz de olabilirsiniz.) Ben doğru adayın belirlenmesi için kendimi en objektif ve bu denklemin dışında bir yerde tutmaya gayret ediyorum. Ve devam ediyorum bu pozisyonuma. Cumhuriyet Halk Partisi böyle insan kıtlığı olan değil, insan kaynakları kıtlığı çekmeyen bir partidir. O yüzden de çok böyle farklı alternatifler olabilir. Bir tek herkes şundan müsterih olsun. En doğru aday ve seçimi kazanacak adayla yola çıkacağız. O ‘şudur’ diyemem, olsa bugün söylerim. Öyle bir şey olsa zaten gider, Ekrem Başkan'la konuşurum. Onun da rızasını alırım. Millete bir şey söyleriz.”
“SON DAKİKAYA KADAR ADAY EKREM İMAMOĞLU’DUR”
“Ama bugün için şöyle bir şey söyleyeyim. Cumhuriyet Halk Partisi'nin adayı Ekrem İmamoğlu'dur. Zira adaylığının önünde şu an bir engel yoktur. Haftaya diploma davası var, göreceğiz işte. Devamında Ekrem İmamoğlu'nun adaylığına birileri mani olacaksa, onun siyasi bedelini göze alıp mani olsunlar. Kimse bizden adayı, Ekrem Başkan'ın adaylığını tartışmaya açıp da ‘E zaten Ekrem aday olamıyordu…’ Aday olamıyor değil kardeşim, Ekrem İmamoğlu aday oluyordu ve seçimi de çatır çatır alıyordu. Bugün tutuksuz yargılayın, bugün Ekrem Başkan'ı çıkarın, İBB'yi de takır takır yönetir, depreme karşı hazırlığı da en iyi yapar. Zaten bütün korkuları da o. Yani müthiş bir kentsel dönüşüm hazırlığı vardı. Onun olduğu yerde Kanal İstanbul'u da yapamazsınız. Onun lafını dinleseniz de Sazlıdere Barajı'nı bu hale getirmeseydiniz, bu susuzluk meseleleri de olmazdı. Ekrem İmamoğlu aday olursa kazanır, kazanırsa da çatır çatır yönetir. Onun adaylığından korkan - korkmayan belli olsun. Yani şöyle bir hata içine düşüyorlar, sözüm meclisten dışarı. Ekrem Başkan'ı da çok sevenler, ‘E bu şartlarda Ekrem aday olamaz artık, başka bir şey yapalım.’ Nasıl olamıyor ya? Bir tane Ekrem Başkan'dan korkan, gözü dönmüş, engel oluyor diye Ekrem Başkan aday olamıyorsa, millet onu görsün önce, onu görsün. Onlara böyle bir hareket alanı bırakacak halimiz yok. Son dakikaya kadar Ekrem İmamoğlu aday. Millet korkanı da görsün, korkmayanı da görsün. Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı önündeki tek engel Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde bulundurduğu ve bulundurmadığı yetkileri, kullanmaya hakkı olan ve olmayan bütünün yetkileri kullanarak bu adaylığa engel olmak için kendini parçalamasıdır. Ekrem İmamoğlu’ndan korkuyor olmasıdır.”
“HARIL HARIL ÇALIŞIYOR”
(3,5 saat mi görüştünüz en son dün?) Toplamda 3 buçuk saat. Ekrem Başkanla 1 saat 45 dakika, 1 saat 50 dakikadır. Bazen 2 saat görüşüyoruz bazen 1 saat görüşüyoruz.
(Bu hep bir çalışma şeklinde mi oluyor?) Gününe göre değişebiliyor. Bayram gününde daha çok bayramlaşma gibi oluyor. Ama mesela siyasetin çok hararetli olduğu günlerde oturup bu konuların uzun uzun tartışıldığı oluyor. Bazen birbirimize moral, destek, diğerinin gözünde o ihtiyacı görürsek biraz ona yönelik birbirimizi motive etmeye ve moral vermeye yönelik oluyor. Çoğunlukla benim dışarıdan çeşitli işler, yaptığım görüşmeler, selamlar, böyle çok umulmadık yerlerden selamlar götürüyoruz Ekrem Başkana. Yani hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bana emanet selamları kendisine iletiyorum, o memnun oluyor.
(Çalışıyor değil mi?) Harıl harıl çalışıyor. Tabii bir avantajı da var. Hem bir dezavantaj, iletişim olanakları yok ama tabii şimdi bir şey çalışıyorsa, bir WhatsApp bildirimi, bir mail, bir telefon falan engel oluyor. İçeride tabii onlar da yok. Çok okuyor, çok çalışıyor, çok yazıyor. Hem Türkiye siyasetine dair hem dünya siyasetine dair hem Türkiye’nin gelecekte nasıl yöneticilerine dair hem çok okuyor hem çok çalışıyor, yazıyor. Biz de istifade ediyoruz. Çok tartışıyoruz ve açıkçası Ekrem Başkan, içeriyi bir kişinin bir tutukluluk halini, kendisi değilse de ülkesi adına en iyi şekilde değerlendiriyor. Yani ben bazen şey diyorum hani biraz böyle dinlenmek lazım. Herhalde normalden daha az uyuyor. Dışardayken daha çok uyuyordur. Okuyor, yazıyor, çiziyor, gündüz dünya kadar ziyaretçisi oluyor, onlarla görüşüyor. Savunmalara hazırlanıyor. Birbirimize en çok söylediğimiz söz, ‘Allah senden razı olsun. Enerjine hayranım.’ İkimiz de birbirimize bunu söyleyerek vedalaşıyoruz.”
“HASTALIĞINI BİZDEN BİLE SAKLADI”
(Diğer belediye başkanlarıyla yaptığınız görüşmelerle ilgili hisleriniz nedir?) “Şimdi belediye başkanlarımız var, belediye bürokratlarımız var, Baki Aydöner var Parti Meclisi üyemiz, Aykut Erdoğdu var önceki dönem milletvekilimiz, genel başkan yardımcımız. Bunun yanında Merdan Yanardağ var işte gazeteciler ve öğrenciler, örneğin Ekrem Başkanın Özel Kalemi sevgili Kadriye ve kadın koğuşunda çeşitli arkadaşlarımız falan. Ben her hafta Ekrem Başkanla görüşüyorum, onun dışında Aykut’la özel bir dostluğumuz olduğu için mümkün mertebe Aykut Başkan’la görüşüyorum. Diğer arkadaşlarımızla bütün belediye başkanlarıyla dönerli bir sistem içerisinde, üç haftada bir, bazen sık görüşme olanağı olursa iki haftada bir görüşmeler gerçekleşiyor. Mesela birisinin iddianamesi çıkmış, gidip hemen iddianamesi çıkanlarla görüşüyorum. Veya birisinin açısından anlamında bir tarih var, duruşması geliyor bir şey oluyor onunla da görüşüyoruz. Şimdi içeride ileride çok konuşulacak şeyler oluyor belki ama bizim siyaseten kendimize doğru olarak belirlediğimiz hat, şartların yarattığı zorlukları mevzubahis ederek meseleyi romantize etmek yerine meseleyi doğru bir siyasi karşı çıkışla göğüslemek. Yani dosta güven, olmayana kaygı verecek bir tutumu göstermek en doğrusu. Onun dışında elbette rahatsızlıklar, hastalıklar, yaşanan birtakım şeyler çok. Murat Çalık hastalığını bizden bile aylarca gizledi. Sonra avukatının bir tanesi dayanamadı söyledi falan. Ama hani şöyle bir şey söyleyebilirim, hiç anlatılmamış bir şey olarak değil ama anlatılması kıymetli bir şey olarak. Avukat Hüseyin Bey, Aykut Erdoğdu’nun yanından ayrılmış giderken, Hüseyin Ersöz, Vera’nın yanına gitmiş, ‘Vera ne yapıyorsun, ne ediyorsun?’ ‘Sen ne yapıyorsun’ deyince ‘Ben avukatım’ demiş. ‘Burada mı çalışıyorsun?’ ‘Burada çalışıyorum.’ ‘İşin bitince ne yapıyorsun?’ ‘Evime gidiyorum.’ ‘Babamı salmıyorlar, o işi bitince evine gidemiyor’ demiş. Bunu Tayfun dün benden duydu hastanede. Gözleri doldu. Bizim bu son dönem siyasi darbeye muhatap olan arkadaşlardan olmayarak artık sağlık durumu da hepimizi ilgilendiren birisi olarak ben de içimden dedim ki ‘Yani Tayfun’un ve Vera’nın gözyaşlarında boğulsun inşallah bu vicdansızlar, bu kadarını yapanlar. Ama onun dışında arkadaşlardan yani elbette kilo verenler var ama genellikle sorduğumuzda, ‘Spor yapıyorum’ diyor. ‘Fırsat bildim diyet yaptım, göbeği erittim’ diyor. Genellikle okuyorlar. İşte bizim Aykut çeşitli enstrümanlar deniyor. Melodikadan sonra şimdi saz çalmaya başladı. Öyle şeyler var. Ama biz meseleyi böyle çok romantize veya biraz acıklı bir hale getirmek istemiyoruz çünkü o cezaevlerinde yıllardır neler çeken ve seslerini duyuramayanlar var. Biz üç ayın, beş ayın, bir yılın sonunda bunlarla değil, davamızın haklılığıyla dışarı çıkmak istiyoruz.”
“PARİS’TE KENT LOKANTASI LAZIM MI?”
(Belediyelerin mevcut yapısı ve işleri ile ilgili) Şimdi bu kadar yoksulluk olmasa neye ihtiyaç var şimdi? Paris’te kent lokantası lazım mı? Bu kadar yoksulluk olmasa en başta bu sosyal projeler, örneğin işte protein destekleri ve süt destekleri. Bunlar aslında genel iktidarın eksikliklerinden oluyor. Bu yönüyle bir kenara koyalım. Şimdi genel iktidara hazırlık için de evet biz iktidarda da olduğumuzda önce yoksullukla mücadele ederiz. Çocuğun beslenme çantası boşsa sen onun babasına bilmem ne yapmakla değil önce o çantayı bir beslenme hatta bizim projemiz malum duyurduk programımızda da. Öğrencilere okulda üç kap sıcak yemek, bir okul yemeği taahhüt ediyoruz mesela. Evet bu bir hazırlık. Bu seçmene, ‘Bak gelince biz bunu yapacağız’ demekten ziyade zaten partinin önceliği ve bir yerde yoksulluk, açlık varsa beslenmemek varsa birinci önceliğimiz bu. Beslenme sorunlarını çözeceğiz. Barınma sorunlarını çözeceğiz. Birincisi bu. Yoksulluk olduğu için yapılanlar. İki, iktidar eksik yaptığı için yapmak zorunda olduklarımız. Şimdi her şeye para bulanlar, bir bakıyorsunuz okulda temizliğe para bulamamış. Güvenliğe para bulamamış. Bir takım şeylere para bulamamış, eksik bırakmış. Hijyen sorunları var. Burada ne yapacağız? Örneğin Manisa’da Şehzadeler ilçesi için söyleyeyim, rastgele bir örnek veriyorum, Gazi İlkokulu görüp de veya Ankara Çankaya’da bir ilkokul görüp de oraya bir başka bir ülkenin büyükelçiliği muamelesi yapamazsınız. Burası genel iktidarın. Orada tuvalet pisse temizliğinden otomatikman kendini mesul hissediyor arkadaşımız. Çünkü belediyecilik bir kentin bütünüyle ilgilendiren bir meseledir. Orada tuvalet pisse ilgilenecek. Kapıda güvenlik yoksa ilgilenecek. İşte çorba verecek. İzin verenlerde okul yemeği verecek.”
“OKUL YEMEĞİNE, TEMİZLİK TEKLİFİMİZE ENGEL OLDULAR”
“Biliyorsunuz okul yemeği vermeye çalıştık, engel oldular. Tuvalet temizliklerini yapalım dedik engel oldular. Su sebili ya, çocukların bazıları kana kana güzel sular içiyorlar, parası olmayanlar tuvalet çeşmesine ağzını dayıyor. Buna İnan Güney, kulakları çınlasın, onu da aldılar, içeride tutuyorlar. İlk bana İnan anlattı. ‘Okul sebili uygulaması yaptım genel başkanım.’ ‘Nasıl oldu’ dedim. ‘Okula arıtma cihazı ve devamına bir sebil, bütün çocuklar oradan içiyor’ ve ben bunu bütün Türkiye’ye duyurdum. Tuzla Belediye Başkanımız sağ olsun onun da iki aylık bebeği var. Dün gördüm bebeğimizi. Dedi ki ‘23 okulum vardı’ dedi kabul eden. ‘23’üne de yaptım genel başkanım.’ Böyle bir çok yere yaydık bunu ve çok önemli bir iş. Şimdi bunlar, iktidarın eksik bıraktığı işler. Yapsalar, biz niye yapalım? Sorunuzun bir yanı da doğru. Diğer taraftan ya belediyeciliğin şeyi işte yarın Türkiye’de sosyal demokrat bir parti iktidar olsa ve bu işlerden kendine düşen hepsini yapsa bize de işin başka tarafları kalır. Ama ne olursa olsun bu belediyecilik, sosyal belediyecilik işi biraz sosyal demokratların eline yakışıyor. Başarılı AK Partili belediyelere baktığında da uygulamalar, sosyal demokrat belediyelerin uygulamaları ve belediyecilik anlayışından örnek alınarak, esinlenerek yapılmış işler.”
(İspanya’ya gidiyorsunuz, katılıyorsunuz. Bize bakıp ‘Ne güzel yapmışsınız’ diyenler oluyor mu?) “İspanya’da bizim yaptığımız işlerin eksik olduğunu düşünmüyorum. İspanya’da tuvalet temizliği, su sebili veya bilmem ne falan filan. Ama belki şey olabilir. Ne bileyim Alzheimerlı hastalara bileklikle takip uygulaması gibi de çok yaratıcı işte Eskişehir’deki belediyelerimizin başlattığı bir çok yerde uygulanan çok yaratıcı işler var. Onlar örnek olabilir. Ama açıkçası bu detayda bir karşılaştırmamız olmadı. Dert o kadar büyük ki, Pedro Sanchez’le Alzheimer bilekliğini konuşacak zaman olmuyor yani.”
“BAŞBAŞA TEKLİFLER, BAŞBAŞA TEHDİTLER…”
(‘Erdoğan - Trump ilişkisi Türkiye için büyük bir tehdit’ dediniz. Nedir bu büyük tehdit?) “Şimdi iki ülke ilişkilerinin kurumsal ve kurallara dayalı, uluslararası ilişkiler temelinde gitmesi lazım. Zaten bu konudan endişesi olmayan, işini böyle yapan ülke başkanları da yanlarında ihtiyaç varsa elbette tercüman bulunduruyorlar. Bunun yanında Dışişleri Bakanlığı‘nın temsilcisini bulunduruyorlar. Onlar da not tutuyor. Sayın Erdoğan’ın Sayın Trump‘la dünya liderleriyle yaptığı, eskiden o da öyle yapıyordu. Ama son dönemlerde, son 5 - 6 yıldır yaptığı bu görüşmelerde Dışişleri Bakanlığının temsilcisi olmuyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleneklerinde Cumhurbaşkanı telefon görüşmesi yapsa bile o görüşmenin kaydı, dökümü bir yerlerde tutulur. Ama maalesef baş başa görüşmeler, baş başa anlaşmalar, baş başa teklifler, baş başa tehditler yaşanıyor. Öyle olunca da bu Türkiye için iyi bir şey değil. Şimdi Trump'la görüşmeden önce oğluyla görüşeceksiniz, 250 tane Boeing almanın sözünü vereceksiniz. Türk Hava Yolları bizim göz bebeğimiz bir kuruluş.
Türk Hava Yolları Airbus - Boeing dengesini, Avrupa - Amerika dengesini, iki şirket dengesini her yönüyle tutan bir firma ve böyle bir şey yapabilecekken Trump'a 250 tane Airbus sözünü, Trump'la görüşebilmek için Trump'ın oğluna Sayın Erdoğan veriyor. Yani havacılık ne alaka, sen ne alaka, herkes işini yapması lazım. O şirketin vermesi gereken bir karar, Erdoğan veriyor. Çin mallarına vergi koymayı, Amerikan mallarından vergi indirmeyi taahhüt ediyor görüşmeden önce. Görüşmeden bir gece önce Çin mallarına vergi koyduk biz, Amerikan mallarından vergi indirdik. Yine bu görüşme sırasında LNG, sıvı doğalgazın pahalı bir şekilde Amerikan şirketlerinden alınması taahhüt ediliyor. En fenalarından bir tanesi bu nadir toprak elementleri. Trump biliyorsunuz buna kafayı taktı. Trump ilk göreve geldi, İncil'e elini bastı, kaldırdı. Ukrayna'daki nadir toprak elementlerine niyetlendi.
(Çok lazım ona.) Her tarafa. Çünkü bu nadir toprak elementleri zaman zaman buna özel miting, sizin memleketiniz Eskişehir'de de yaptık. Orası çok önemli mesela. Nadir toprak elementleri Alaaddin'in sihirli lambası gibi. ‘Ben geride kaldım’ diyen Türkiye'ye ‘Merak etme sen’ diyor. ‘Bir şans daha var.’ ‘Nedir?’ ‘Nadir toprak elementlerini çıkar, işle, doğru kullan, çağı yakalar geçersin.’ Çünkü bundan sonra her şey onlarla yani. Çok önemli bir şey ve Trump ham olarak onları istiyor. Bizimki iktidarda kalmak için Trump'a istediklerini vermeye kalkıyor. Biz niye bu nadir toprak elementi pazarlığını duyduk da Türkiye'yi ayağa kaldırdık? Biliyorsunuz Junior Trump'la Erdoğan'ın görüşmesini ben ilan ettim. Bizimkiler sustular, inkar ettiler. Daha sonra Amerika kabul edince kabul ettiler. Ben bunları söyledim. Sonra Trump dedi ki ‘Görüşmede Boeing oldu, o oldu, bu oldu.’ Sonra Tom Barrack da dedi ki ‘Amerika'nın bugünden sonra hayal edemeyeceği kadar çok nadir toprak elementi olacak.’”
“TÜRKİYE AÇISINDAN TAŞINMASI GÜÇ BAGAJ HALİNE GELDİ”
“Şimdi Sayın Erdoğan kızıyor ama geçen sefer Trump'la kapıştıklarında Trump ona şahsi mal varlığıyla tehditte bulunmuştu. ‘Rusya'yla anlaşmam’, uçağı düşürdüğünde. Özür mektubu beklerlerken Putin dedi ki ‘Birleşmiş Milletler'de senin ailenin işte kaçak petrol anlaşmaları, işte Kuzey Irak petrolleriyle ilgili, İŞİD petrolleriyle ilgili şunu yapacağız, bunu yapacağız.’ Ondan sonra birden anlaşmalar oldu. Şimdi Erdoğan'a söylüyorum öyle tutup da kendi ekranlarında orada - burada kendince kes - kopyala - yapıştır videolarla muhalefete itibar suikastı yapmaya benzemez bu işler. Trump sana ‘Oynatayım mı Uğurcuğum?’ deyince ‘Oynatma ağabeyciğim, geliyorum’ dedin sen. Koştun gittin, iki dakika kapıda bekledin, 33 askerimizin hava saldırısıyla şehit edildiği yerde hesap soracağına hesap vermeye, özür duyacağına özür mektubu vermeye gittin. Özür mektubundaki bir kelime Rusça'da ‘Özür diliyoruz’, Türkçe'de ‘Üzgünüz’ diye çevrildi. Bunları ne çabuk unuttuk. Ya da Trump'ın ‘Aptal olma’ diye mektup yolladığında o mektubu katlayıp koyup gidip de Beyaz Saray'da konuştuğunu bilmiyor muyuz? Ya da ‘Ver papazımızı, al papazını’ diye Rahip Brunson'ı Fethullah Gülen'le takas yapmayı söyleyip, ‘Bu can bu bedende durdukça o papazı vermem sana’ deyip bir sert Trump telefonuyla Rahip Brunson şaşkınlık içinde kendisini Oval Ofis’te bulmadı mı? Trump hala alay etmiyor mu? ‘Onda bir papazım vardı, istedim hemen verdi sağ olsun. İyi çocuk, iyi adam…’ Bizim menemen bardağı gibi oraya bakanlarımızı dizip de ‘Bunların hepsi akıllı çocuklar ya çok zekiler. Keşke bu kadar zeki olmasalardı’ diye bu alayı duyunca niye bir tek benim ağrıma gidiyor da AK Parti'nin yöneticilerinin ağrına gitmiyor? Yani o yüzden böyle bir ilişki Türkiye açısından çok riskli bir ilişkidir. Vakıfbank meselesinin içinde neler olduğunu ve niçin dosyanın sübuta erdirilmemeye çalıştığını biliyoruz. Şimdi Maduro meselesi üzerinden Maduro'nun belli konulara açıklık getirmesi durumunda Erdoğan'ın, AK Parti'nin taşıdığı riskleri biliyoruz. Ya da bu S-400'ler üzerinden geçmişte ‘F-35 projesinden atılırız’ deyince ‘Ne olursa olsun tükürdüğümü yalamam, yalarsam namussuzum’ deyip şimdi Putin’e S-400’leri yolladığını, Putin’in de rutin İHA gezdirdiğini tepemizde biliyoruz. Yarın Putin’in ne yapacağını ne yapmayacağını da bilmiyoruz. O yüzden Erdoğan milletin takdiriyle bir takım görevler üstlendi. Güç zehirlenmesinden sonra birilerine çok yetki verdi. FETÖ’cüler başımıza musallat oldu. Darbe girişiminden bir şekilde ülkemiz kurtuldu. Sonrasında güç zehirlenmesi ile o güçlerin tek elde toplanmasıyla, OHAL şartlarında bir noktaya geldi. Ama her işin bir kararı var. Erdoğan’ın bu işin sonuna geldiğini kabul etmesi, Türkiye’deki bir iktidar değişimi noktasında serbest seçimlere daha fazla direnmemesi lazım. Yoksa bu millet açısından Erdoğan’ın bugün Trump‘la kurduğu ilişkinin kendisini de Venezuela bagajı da, Rusya’yla kurduğu ilişkinin kendisi de Türkiye açısından taşınması güç bir bagaj haline gelmiştir.”
“HALKA ELEŞTİRİ BENİM İŞİM DEĞİL”
(Türkiye’nin yanlışlıkları neler? Halkın yanlış beklentileri, alışkanlıkları neler?) “Halka eleştiri getirmek benim işim değil. Doğru da olmaz. Ama hepimizin hatırlaması gereken bir şeyi ifade edebilirim. Bu ülke, bir tek adam rejimi ile yönetiliyordu zaten. Bütün kararları o veriyordu. Çanakkale’de biz ‘Çanakkale’ye geçilmez’ diye işte üç kurşunun birbirine geçeceği muhârebeler yaşayıp, kefensiz koyun koyuna yatan 100 binlerce şehidimizi verip sonra bir tek adamın kararıyla o donanma Çanakkale’den geçti İstanbul Boğazı’na demirledi. O gemiyi karşılayanlar vardı. O geminin karşılanmasına itiraz edip ‘Geldikleri gibi gidecekler’ diyenler vardı. O günlerde rejimle uzlaşmak, düşmanla uzlaşmak bilmem ne imkanları varken, Paşayken, Anadolu’ya geçip, Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen birisi önce kurtuluşu, sonra kuruluşu örgütledi o kadrolar. Sonra sordular. ‘Evet savaşı kazandınız. Şimdi saraydan padişahlığa devam mı, İngiliz tipi krallık mı, Amerikan tipi başkanlık mı?’ O zaman Amerikan tipi başkanlık da revaçta, Amerika örnek oluyor dünyaya falan. Dedi ki ‘Biz bir Meclis kurduk. Savaşı da Meclis yönetti. Ne vazife verirse o görevi yaparız.’ Ebedi başkumandanlığı reddetti, seçimsiz Cumhurbaşkanlığını reddetti. Hep çok partili rejimin, demokrasinin peşinde koştu. İki kere denedi olmadı, ömrü vefa etmedi. Ama iki tane en yakın arkadaşına vasiyeti vardı. Birisi Hatay, o ölümünden önce - sonra. Sonrasında hemen devamında çok partili rejim. O çok partili rejimin iyi uygulandığı, kuvvetler ayrılığının iyi uygulandığı, hukukun üstünlüğünün eksiksiz uygulandığı bütün ülkeler, örneğin şimdi İskandinav ülkeleri kişi başına 100 bin dolarlık geliri zorluyorlar, bunların varlık fonları var. Bizimki gibi geleceği satan varlık fonları değil, son 30 yıldır petrol gelirini varlık fonuna gömüyorlar, torunlar yesin diye. Nerede tek adam rejimi varsa; büyük saraylar, uzun konvoylar, uçan saray, yüzen saray, kışlık saray, yazlık saray. Nerede demokrasi varsa; mütevazi konutlar, mütevazi uçuşlar ama zengin bir halk var. Bu tarafta saray büyük şaşa büyük, ayakta terlik. Bu tarafta konut küçük ama demokrasi büyük, halk zengin. Bizim bunu hatırlamamız lazım. Biz demokrasi fikrinin ulusuyuz. Biz demokrasi fikrinin milletiyiz. Biz demokrasi fikrinin ülkesiyiz. Bu ülkeyi savaştan kurtaran ve ‘Sen tek adamsın’ dediğinde kimsenin itiraz etmeyeceği o tek adam, tek adam olmak yerine demokrasiyi seçti. Şimdi onun getirdiği sandık marifetiyle gelmiş olanlar, tek adam olmaya çalışıyor, milletten ‘Ver yetkiyi gör yetkiyi.’ Millet verdi yetkiyi, gerçi OHAL şartlarındaydı küçük bir şeydeydi. Gördük etki. İşte şimdi 1,5 asgari ücret 42 bin lira olacağına 18 bin liraya kendine oy veren emekliyi de süründürüyor. Kendine oy veren asgari ücretli de perişan. Demek ki demokrasi fikrine sarılmak lazım. Yani sizin sorunuzu böyle bir yerden okumak doğru geldi bana. En temel sarılmamız gereken mesele, demokrasiye sarılmak lazım. Demokrasiyi azaltmak, kuvvetler ayrılığını azaltmak, hukukun üstünlüğünü azaltmak ekmeği azaltıyor. Yoksulluğu çoğalıyor. O yüzden bunu hayata geçirdiğimizde her şey çok hızlı şekilde düzelecek. Dünyada demokrasiye sarılıp yoksullaşan bir ülke yok. Tek adamlığa sarılıp abad olan kimse yok. Tek adamlığa sarılıp ilk önce iyi gidiyor. Sonu ne tek adama yarıyor, ne partisine, ne ülkesine yarıyor. O yüzden demokrasi ve hukuk devletini tavizsiz uygulamak, buna sarılmak lazım. Zaten bu demokrasi hak arama kültürünü getiriyor. Kimsenin hakkını yemesine de izin vermiyorsunuz. Hakkınızı alıyorsunuz. Hak ettiğiniz gibi yaşıyorsunuz. Bunu hatırlamak lazım bence ilk başta.”
“UÇAN SARAY SİZİN, TANK PALET MİLLETİNDİR”
(Memleket onay verdi ve sizi iktidara getirdi. İlk değişimi nereden başlatacaksınız?) “Şimdi bir bunun böyle sembolik cevapları var. Mesela bizim Cumhurbaşkanının açacağı ilk telefonlar konusunda birkaç şey var. Mesela bir tanesi ‘Şu uçan sarayı çekin bakalım Sabiha Gökçen’e’ deyip Sakarya’daki Tank Palet Fabrikasındaki Katarlıları içine bindirip, Katar uçağını yollayıp, uçak havalanınca Katar Emirine ‘Şu bize jest diye verdiğin uçağın içinde sizinkiler var. O uçan saray sizindir. Tank Palet de milletindir’ demek mesela. Benim çok arzu ettiğim bir şey bunu yapması bizim Cumhurbaşkanının. İlk talimat TOKİ’ye bir yıl içinde Cumhuriyet yurtlarını inşa edip hiçbir öğrenciye barınma sorunu bırakmamak çok önemli. İlk hayata geçirilecek işlerden birisi vatandaşlık temel geliri. Yani iş iş ve aş bulamayan herkese bir vatandaşlık temel gelirinin verilmesi lazım. İlk başvuru veya ilk hızlandırılacak başvuru ve üyelik işi; Avrupa Birliği’ne tam üyelik. Çünkü gençlere yasaksız Türkiye, vizesiz Avrupa taahhüdümüz var. Meclis’e yollanacak ilk uluslararası anlaşma; İstanbul Sözleşmesi, yeniden onaylanmak üzere. Bunun yanında yani daha böyle aklımızda bir sürü ilk var ama böyle birbiriyle çatışmayan alanlardan bunları söyleyebilirim. İlk yapılacak iş de inşallah birazcık bu ülkenin insanlarının birbirine sıkı sıkıya sarıldığı bir bayramlaşma, kucaklaşma, helalleşme, iyi günde kötü günde birlikte olan, Milli Takım kazanınca birlikte sevinenler, düğünü de cenazeyi de birlikte yapacak kardeşim. Öyle düşman kamplarına ayrılmış bir ülke görüntüsüne son vermek lazım. En büyük arzum da şudur; ülkeyi yöneten partinin Genel Başkanı olarak ve seçimleri kazanmış partinin Genel Başkanı olarak, o gün siyasi muhataplarımız kimse genel merkeze gelirken, ’Çek kardeşim bakalım bir Milliyetçi Hareket Partisi‘ne bir sabah kahvesini genel başkanla içelim.’ Veya arayıp da ‘Adalet ve Kalkınma Partisi’nin genel başkanı müsaitse bir çayını içmeye geliyorum’ diyerek, iktidar sorumluluğunda muhalefete kucak açan, alan açan, muhalefeti düşman görmeyen, hor görmeyen, hele hele seçmenini hiç ötekileştirmeyen, şeytanlaştırmayan bir yönetim anlayışının sahibi olmak lazım. Bu ülkede yaşayan insanlar Anadolu’da yaşayan, Trakya’da yaşayan insanlar komşusunu düşman görmüyor. Komşunun partisini de düşman görmüyor. Görmemeli, görmemelidir. ‘İç cepheyi kuvvetlendirmek’ dediğim meselenin kendisi budur. Biraz önce söyledim, bir siyasi partiyiz. Siyasi parti olduğumuz için birbirimizden ayrıyız ama partiyiz. Düşman değiliz. Düşman olsak Cumhuriyet Halk Ordusuyla Adalet ve Kalkınma Ordusu olur savaşırdık. Partiler rekabet ederler ve toplumun farklı kesimlerini temsil ederler. Onlar için siyasi mücadele ederler. Ama birbirlerini yok etmeye çalışmazlar. Daha iyi yönetmeye çalışırlar. Biz böyle bir fikrin insanlarıyız. Böyle bir fikrin partisiyiz. Bunun egemen olduğu, bunun yerleşmiş olduğu yarınlara ülkemizi taşımak isteriz.”
“SORUMLULUK ALMAYA DAVET EDİYORUZ”
(Sayın Genel Başkan, öğrendiğime göre telefonlarımız kitlenmiş. Herkes size sevgilerini iletiyor. Biz de teşekkür ediyoruz. Bizi çok güzel ağırladınız. Son bir mesajınız varsa onu alabilirim.) Son mesajım şu; ‘Nasıl olacak bu işler?’ deyip enseyi karartanlara, morali bozanlara şu kadarını söyleyeceğim: Sen bu cümleyi kurmak yerine, çağrıldığın yere gidersen, işte tepkiliysen, birileri bir yerde tepkiliyse; emekliysen ve emekliler hak arıyorsa emeklilerin yanına. İşçiysen, işçiler hak arıyorsa oraya. Bu gidişattan rahatsız olan bir muhalif seçmensen, İstanbul'daki mitinglerimize, Anadolu'daki mitinglerimize, çağrıldığın yere koşarsan, o mücadeleye omuz verirsen karşında hiçbir güç duramaz ve senin değişsin istediğin şey tekrar değişir. Benim tek sitemim pijamayla evden bizi izleyenlere, pijamalılara. O pijama çıkarılacak, o pantolon giyilecek, ayakkabı giyilecek, sokağa çıkılacak. Bu eylem her şeyi çözecek. Evde oturmakla çözülmüyor, sessiz kalmakla çözülmüyor, susmakla çözülmüyor. Sen sustuğun zaman, başka birisi yerine konuşuyor, senin hakkını da başkaları alıyor. ‘Ben haksızlığa uğradım’ diyenin, hakkını arayacağı yer, demokratik, barışçıl yollarla sokaktır, meydandır, eylemdir. Gün o gündür. Herkes tüm mücadelelere, karınca kararınca katkı verecek güçtedir. Bunu yapmak için kimse elini korkak alıştırmasın. Bunu yapıp elini taşın altına koyarsan, kimse senin elini ezemez. Ama sen elini sakınırsan, o taşı getirir, eline de vururlar, başına da vururlar. O yüzden, herkesi sorumluluk almaya, mücadelede pay almaya davet ediyorum. Önümüzde hep birlikte yürüteceğimiz, dünya siyasi tarihinin en büyük seçim kampanyasını ki şu an 295’inci günündeyiz. Herhalde 1000’inci gününe kadar sürme ihtimali de var. Bu uzun soluklu koşuya, omuz vermeye, gelip birlikte koşmaya davet ediyoruz. Sorumluluk almaya davet ediyoruz.”
“ALPEREN KARDEŞİMİZ İÇİN OY KULLANACAĞIZ”
“(Sizinle yayından önce NBA’den Alperen'i konuştuk. Ona da bir mesajınız var mı?) All Star için oy kullanmak gerekiyor. Biz hepimiz Alperen'i destekliyoruz. Hatta şöyle söyleyelim, ben Türkiye İttifakı'nı, şey diye tanımlıyordum; ‘Milli takım gol atınca ayağa fırlayan, filenin sultanları göndere ay - yıldızlı al bayrağı çektirirken İstiklal Marşı'nda gırtlağı düğümlenen herkes bizimle beraberdir. Ben sözümüze değer veren herkesi, bizi sevsin - sevmesin, aynı partiden olsun - olmasın tüm vatandaşlarımızı Alperen kardeşimize oy kullanmaya, destek olmaya ve onu NBA'in en değerli basketbolcuları arasına sokmaya, basketbolcusu yapmak için, oy kullanmaya davet ediyorum.”